Liverpool etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Liverpool etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Nisan 2013 Pazartesi

Liverpool'da sevmek için 5 neden

Birçok romantik hikâye, kendisine mesken olarak hep Paris'i veya Venedik'i seçer. Bugün ben, hâlâ aşkın manasını arayanlara romantiklerle dolu, aşkın diğer yüzündeki bir şehirden bahsedeceğim, Liverpool'dan. Kalbinde Eyfel Kulesi, ortasında da kanolarla gezen çiftler olmayabilir fakat dünya tarihinin en ihtişamlı futbol kulüplerinden birine, en duygusal taraftarına ve The Beatles'a ev sahipliği yapan bir şehir olarak Liverpool, içinde onu sevmeniz için bir çok güzel sebep barındırıyor.


1) Aşkı uzakta aramayın, Anfield'a gidin!
Milyonlarca yıllık dünya tarihindeki hiçbir aşk hikâyesinin içinde "karşılık beklemek" geçmez. Para almadan 40 yıl boyunca her sabah 8'de kalkar mıydınız? Peki ya kalacağınızı bile bile ders dinler miydiniz? Muhtemelen yanıtlarınız hayır olmuştur. İşte bu yüzden ilkinin adı "meslek", ikincisinin adı da "öğrenciliktir". Sonuç itibariyle yaptığınız işi sevebilirsiniz, para aldığınız sürece...

Karşılıksız sevdaların en güzellerinden biri, takıma duyulan sevdadır. Her hafta sonu bir kez görüşmek gibi masumane bir istek dışında, tuttuğunuz takımdan bir beklentiniz olmaz. Şimdi muhtemelen "Karşılık beklenmiyorsa, büyük takım neden tutulur ki?" diye içinizden geçiriyorsunuz. İşte, Liverpool hakkında yazdığım ön sözün sebebi tam olarak buydu. Liverpool, İngiltere tarihinin en çok kupa kazanmış takımı olmasına karşın, son 20 küsür yılda, tek bir İngiltere şampiyonluğuna sahip değil. Ve muhtemelen bugün Anfield'daki birçok taraftar için Liverpool'u "büyük takım" yapan başarılar, babalardan dinleyecek kadar uzak... Fakat buna rağmen, ben 16 senelik hayatımın, yaklaşık 6-7 senesi boyunca Anfield Road'da gözle görülür bir boşluk hiç göremedim. İşte bu noktada bir şehirden beklentiniz aşksa ve sevmeye dair bildikleriniz genellikle futbolla alakalıysa... Aşkı uzakta aramayın, Anfield'a gidin!



2) Bizim çocuklar kimler, kimleri sevmemeliyiz?
Derbisiz futbol şehri olmaz. Zaten herkesi de sevemeyiz. Romantizm de bir yere kadar!

Eğer, derbiden kastınız tarih, kültür, gerçekçi bir sebep ve "bir kupadan fazlasıysa" kesinlikle doğru yerdesiniz. Zira bu şehirde, Manchesterlıları pek sevmezler. Peki ya neden?

Manchester, İngiltere'de gerçekleşen Sanayi Devrimi'nde bacası tüten ilk şehirdi. Üstelik, dönemin ekonomik yükünü çeken ticaret şekli tarımın yanında kesinlikle denizcilikti ve Manchester, hâl-i hazırda harika bir limana sahipti. Fakat, Liverpool Manchester'ın planlarını bozmakta gecikmedi. Liverpool Limanı'nın yapılmasının ardından hinterlandı -ticari etki alanı- daha geniş olan Liverpool Limanı, İngiltere'nin dış ticaretinde çok daha fazla söz sahibi oldu. Üstüne üstlük Liverpool, birçok ülkeden göç alarak büyük bir sosyokültürel merkez hâline geldi. Öyle ki, şehirde yaşayan insanlara "Scouser" denmeye başladı ve bir dönem kendi sözlüklerini kullanacak kadar ileriye gittiler! Manchester United ise liman hamlesine çok daha farklı bir şekilde cevap verdi. Liverpool'da dönemin futbol kulübü olan Everton'a karşılık, İtalyan bir göçmenin önderliğinde Manchester'da Manchester United kuruldu! (O dönem adı Newton Heath'ti) Böylece derbinin tohumları atılmış oldu. Liverpool'da, beraberliği geri getirecek golü attı: Dönemin Everton başkanı, kulübün arsalarına sahipti. O arsalar üzerinde, farklı bir takım kurmak istedi. Manchesterlılar'la baş etmek, gücünü kanıtlamak niyetindeydi. Kaldı ki, dönemin modası da futboldu. O da, Liverpool Football Club'ı kurdu!

Everton ve Liverpool, daima "ebedi dost, ezeli rakip" olarak, sahalarda görmek istediğimiz biçimde payidar kaldı. Manchester ve Liverpool ise, bir asırlık bir mücadelenin baş aktörü oldu.

3) Devre arasında Beatles çalan kulüp, sokaklarında Beatles saklı şehir...
Müzik evrenseldir ve belirli kriterlere uydurarak bir müzik zevki yaratamazsınız. Bu yüzden, dinlediğiniz her şeyi sevmeniz de pek mümkün değildir. Tabi eğer Beatles dinlemiyorsanız...

Birçok otoriteye -ve bana göre- tarihin en önemli müzik gruplarından biri olan Beatles'ın evi, Liverpool'dur. Gruba dair hikâyelerin birçoğu burada geçer. Grubun şarkılarının bir çoğuna -Örneğin Penny Lane- Liverpool'un şehir hayatı ve olağanlıkları konu olmuştur. Bu yüzden şehirdeki bir çok pub'ta, Beatles'ın izlerine rastlayabilirsiniz. Bu kadar yoğun bir sosyokültürel kargaşa içerisinde huzur, belki de John Lennon'ın Imagine'inde gizlidir. Belki de Liverpool Futbol Kulübü'nü bu kadar sevilesi yapan, "And I Love Her'ün" satırlarında saklıdır.

Buraya gelmeden dinlediğiniz müzik ne olursa olsun, en azından haftada bir kez Liverpool maçlarının devre arasında Beatles dinleyerek bu şehirde güzel müziği bulabilirsiniz.

4) Venedik'te kanoya binmeyiverin, Merseyside Nehri ne güne duruyor?
Nehri olmayan aşk şehri mi olurmuş?! Bir yerde taş sektirmeniz gerekiyor elbette. Üstelik gerçekçi olalım, haftada bir sevgilinizle Anfield'a giderek, aşkı pek de güzel yaşayamayabilirsiniz

Ucu Liverpool'a ve Manchester'a dokunan bu nehre birçok anlam yüklenebilir elbette. Derbi günlerinde nehri yakmak, Everton maçlarında nehri mavi ve kırmızıya boyamak isteyebilirsiniz. Fakat bir değişiklik yapmak istiyorsanız şayet, bu kadar aşktan söz etmişken, nehre karşı simit-çay yapıp -Türk her yerde Türk tabii- Beatles dinleyerek kendi sosyokültürel çatışmanızı yaratıp, güzel vakit geçirebilirsiniz.

5) Son olarak... Gerrard gibi bağlanın, Carra gibi sevin, Beatles gibi hissedin!
Eğer yolunuz bu şehre düşerse Romeo ve Juliet'i dinlemeyeceksiniz belki ama, eğer şansınız varsa ve acele ederseniz hayatının büyük bir bölümünü bu şehre adamış Carragher'ın, Anfield'a vedasını izleyerek "karşılıksız nasıl sevebileceğinizi" veyahut nasıl bir aşk hikâyesiyle karşı karşıya olduğunuzun farkına varabilirsiniz.

Steven Gerrard gibi bağlanın. Çünkü, gerçek aşkı para satın alamıyorsa şayet, nedenini işte bu adamla öğrenebilirsiniz. "E, sonuçta kulüpten para alıyor!" diyebilirsiniz. Haklısınız, sonuçta bir futbolcu. Fakat, Real Madrid'de, şehrin yarısını satın alabilecek bir paraya oynamayı reddettiğinin altını çizmek gerek. E, boşuna aşk karşılıksız demedik ya!

Beatles gibi hissedin. Harika satırları müzikle buluşturmak zorunda değilsiniz. Fakat, yılın büyük bölümünü yağmurlu ve soğuk İngiltere mevsimi altında geçiren bu şehir için, size eşlik eden birçok hikâyeyle birlikte, hissetmek konusunda çok da sıkıntı yaşamayacaksınız.

Soracak olursanız, ben Liverpool'a hiç gitmedim... "E, nereden biliyorsun?" diyeceksiniz. Anlatayım...

Çok okuyan değil, çok gezen bilirmiş. Yani, benim bu yazdıklarıma ek, daha birçok şey yaşayabileceğiniz bir şehir düşünün. Okuyun, fotoğraflarına bakın, hiç olmuyorsa iç sahadaki maçları izleyin. Hillsborough faciasının ardından şehrin nasıl kenetlendiğini, başarısızlıkla dolu yıllara rağmen, şehrin nasıl sahiplendiğini hiç olmadı, bu kötü iklime rağmen bunca insanın buraya nasıl tahammül ettiğini bir düşünün. 2005'te, dibimizde tarih yazanların hikâyesini, onlardan dinleyin. Ya da bırakın, Beatles anlatsın...



"In Penny Lane there is a barber showing photographs

Of every head he's had the pleasure to know
And all the people that come and go
Stop and say hello

On the corner is a banker with a motorcar
The little children laugh at him behind his back
And the banker never wears a mack
In the pouring rain, very strange

Penny Lane is in my ears and in my eyes
There beneath the blue suburban skies
I sit, and meanwhile back

In Penny Lane there is a fireman with an hourglass
And in his pocket is a portrait of the queen
He likes to keep his fire engine clean
It's a clean machine

Penny Lane is in my ears and in my eyes
A four of fish and finger pies
In summer, meanwhile back

Behind the shelter in the middle of a roundabout
The pretty nurse is selling poppies from a tray
And though she feels as if she's in a play
She is anyway

In Penny Lane the barber shaves another customer
We see the banker sitting waiting for a trim
And then the fireman rushes in
From the pouring rain, very strange

Penny lane is in my ears and in my eyes
There beneath the blue suburban skies
I sit, and meanwhile back
Penny lane is in my ears and in my eyes
There beneath the blue suburban skies
Penny Lane"

19 Ocak 2013 Cumartesi

Sevmek Bir Ömür Sürer


Geçen günlerde yabancı kaynaklı bir Liverpool forumunda ''Liverpool için umutlanmak adına 5 neden'' konulu bir yazı okumuştum. Güzel bir analiz olduğunu inkâr edemem. Lâkin, belki de dünya üzerindeki en romantik kulübe karşı umut beslemek, bu kadar basit olmamalı. Daima Liverpoollu olduğumu söylerim, gurur duyarım. Sorsanız, tek maçına gitmeyi bırakın, formasına bile sahip değilim. Üstelik kilometrelerce uzaktayım. Liverpool, bana benzer milyonlarca taraftara sahip. Belki de yer yüzünün en küresel takımı. Sosyal paylaşım sitesi Twitter'da Tayland, Hindistan gibi hiç olmayacak ülkeler adına açılmış bizzat kulüp destekli taraftar hesapları var. Peki; 20 yıldır şampiyon olamayan bir takıma beslenen bu sevgi, böylesine endüstriyelleşen bir futbol düzeni için fazla değil mi?


Kuruluş yıllarından 80'lerin sonlarına bakıldığında, İngiltere üzerindeki konumunun kulüp üzerine muhteşem bir etki yaptığını görebilirsiniz. Sanayi Devrimi'ne denk gelen yıllarda kurulan Liverpool, sağlanan iş hacmi nedeniyle öylesine göç alıyordu ki, şehir tarihin ilk ''multi-etnik'' merkezlerinden biri hâline gelmişti. Bunun yanında kendine has bir kültüre de sahipti. Bizzat Liverpoollu insanların kullandığı ''İngiliz ağzından'' yola çıkarak ''scouser'' ibaresi türetilmiş, üzerine onlara has bir sözlük bile basılmıştı. Böylesine bir şehirde doğan bir kulübün, kısa sürede çok fazla taraftara sahip olması, dolayısıyla başarılı olması içten bile değildi. Gerçekten de öyle oldu. Şehir, olağanüstü bir yapıya sahipti, Liverpool muazzam başarılıydı. ''Romantik'' taraftar yapısının temellerinde de bu yatar aslına baktığınızda. Zira, şehirde yaşayan insanlar geçim sorunu yaşamıyordu. Onlara bir uğraş, bir sevda, bir sahipleniş gerekiyordu. Bu duygusal bağı parayla koparmak imkansız gibi duruyor hâlâ... İşte Liverpool'un sahip olduğu en büyük kudretin doğuşu, kendi topraklarında böyle yatıyor.

Fakat tüm bu romantik düzenin yanında, içinde bulunduğumuz yıllar yazıktır ki futbola çok daha realist bir bakış açısıyla bakmayı gerektiriyor. Zira Ada'nın diğer büyüğü Manchester United, ipi devralmış durumda. Geçen sezon, 18 şampiyonluklu ''20 yıldır'' şampiyon olamayan Liverpool'u geride bıraktılar. Arsenal de kendisine gençlerden kurulu bir düzenle oynamayı motto edinmiş vaziyette. Chelsea, City, Tottenham ise parasal destekle başarı sağlamakta. Zaten bu 3 ihtimal, var olmak adına sistemin size sunduğu yegâne seçenekler. Doğrusunu söylemek gerekirse Benitez dönemini bir kenara bırakırsak, Liverpool hem başarısız, hem de ne yaptığı belli olmayan uzun bir süre geçirdi. Amerikalı başkanların kulübün başına sardığı kara bulutları saymıyorum bile. Zira, dünyada bu kadar çok parası olup, bu kadar beceriksiz başka insanlar bulamazsınız. Yakın tarihte kulüp hisselerini kendi cebinden ödediği parayla taraftarın kurtardığını söylersek, beceriksizliğin ne seviyede olduğunu anlaşılmış olacak sanırım. Liverpool'u bu sezon başında, az önce saydığım 3 sistemden birisine oturtan bir adam, Brendan Rodgers, makus kaderin yönünü değiştirecek adam olabilir.

Liverpool, Arsenal'la kıyaslanamayacak olsa da, büyük bir genç potansiyeline sahip. Suso, Sterling, Sturridge, Shelvey gibi oyuncuların yanında Gerrard ve Suarez'in muhteşem bir ortaklığı var şu anda. Evet, kulübün an itibariyle 7. olduğunu söylersem, bana ne saçmaladığımı soracaksınız. Lâkin, yapılanma süreçlerinin başlangıcı daima sancılıdır. Liverpool, Arsenal'la birlikte Premier Lig'in en sağlam mali yapısına sahip diyebiliriz. Üstelik Rodgers, taktik tahtasında da ortalamanın üzerinde bir adam, inkar etmek yanlış olacaktır. Kişisel görüşümü beyan etmem gerekirse, Liverpool kısıtlı genç yeteneklerini Arsenal'den daha efektif kullanıyor, en azından lig tablosundaki durumları, kabullenilebilir bir seviyede. Bunun yanında Luis Suarez şimdiden 20 gol barajına ulaştı. Günümüz değerlerinde ''ortalama'' olarak sınıflandırılan bir takım için Liverpool, tahtına dönmek adına bir çok olumlu nedene sahip. Tüm nedenleri bir yana bırakın, sahada Steven Gerrard gibi bir oyuncunuz varken, bazen fazlasını yapmanız gerekmiyor. Saha içinde yıllanmış bir şaraba sahipler. Gerrard'ın attığı her pası hâlâ hayranlıkla izleyen bir taraftar kitlesi var.

Taraftar meselesine gelince. Şehir, 19. yüzyılın sonlarındaki havasından hâlâ bir şey kaybetmiş değil. Anfield Road'da büyük boşluklar görmek, ancak maç bittikten sonra mümkün olabiliyor. Başarısızlık sebebiyle sahaya sırtını dönenler de var fakat böylesine romantik bir havanın rüzgarına kapılmamak mümkün değil, onlar da fazla direnemiyor. Liverpool, PSG, ManC, Chelsea ve daha nicelerinde olmayan bir güce sahip tam da bu noktada: Başarıya odaklı olmayan bir taraftar kitlesi. Bahis şirketlerinin Liverpool galibiyetine gülünç oranlar verdiği United derbisinde, maç öncesi ''You'll never walk alone'' söyleyen Scouserlar, kilometrelerce ötede herkesin tüylerini diken diken etmişti, en yakın örnek olarak bunu verebiliriz sanırım. Bu günlerde Beşiktaş'ın FEDA sloganı, bu şehirde 20 yıldır hakim. Onlar, Leyla'dan geçip Mevla'ya varan Mecnun misali, üzerinde formaları, Liverpool peşinde savrulup durmaya devam ediyorlar...

Bitirmeden önce... Az önce saydığım her şey tuzla buz olabilir. Liverpool küme düşer, batar veya bir yirmi yılı daha kupasız geçirebilir. Fakat Liverpool, en kötü döneminde dahi ders verebilecek yegâne kulüp. Hiç bir Liverpoolluyu kupa beklerken göremezsiniz şehirde. Kimse ''bu sene de olmadı'' demez, ''bugün de Liverpool'u izleyebildik...'' der daima. Fakat, endüstriyel futbolun da bir gün sonunun geleceği, devrin döneceği aşikâr. Onları yakalamak için 20 yıl geçmesi gerekti. Bütün bu süreç, belki de bir çok dersi beraberinde getirdi. Arap hayalinin bittiği gün, bir Liverpoolluyla karşı karşıya gelmek, makus kaderin değişeceği gün olacak belki de. 

Yalnız yürümeyenlere selam olsun! 

8 Ocak 2013 Salı

Steven Gerrard: Bir Adanmışlık Öyküsü

Tarih 15 Nisan 1989. Federasyon Kupası yarı finalinde oynanacak Liverpool-Nottingham Forest maçı için on binlerce taraftar Sheffield Wednesday'in mabedine doluşuyordu. Fakat ters giden bir şeyler vardı. Uyarılara rağmen maça biletsiz binlerce taraftar akın etmiş, kale arkası tıklım tıklım olmuştu. Oluşan izdihamda ayaklar altında kalanlar, tribünden düşenler ve yardımı bekleyemeden hayata gözlerini yuman tam 94 kişi vardı. Steven Gerrard'ın kuzeni Jon-Paul Gihooley de ölenlerden biriydi. O gün 9 yaşında olan Gerrard'ın, artık hayata dair tek bir amacı vardı: Jon Paul için, nefesi yettiğince Liverpool forması giyecekti.

Merseyside'da doğmuş her çocuk gibi Steven'ın da 2 yolu vardı, ya küçüklüğünün takımı Everton'ı seçecek, ya da kuzeninin ardından verdiği sözün arkasında duracaktı. O, 2. yolu seçti. 9 yaşında Liverpool Akademisi'ne kayıt olan Gerrard için bu, yıllarını vereceği forma adına attığı ilk adım olacaktı. Bir kaç kulüp denemesinin ardından Manchester United tarafından da denenen Gerrard, belki de tam da o an, yanlış kırmızının yolunda olduğunu anladı. 1997'de de Liverpool ile ilk profesyonel sözleşmesini imzaladı.

Genç Gerrard için Anfield'ın yolu açıktı. Zira Liverpool, son şampiyonluğunu 1989'da yaşamıştı. 70'ler ve 80'lerde İngiltere ve Avrupa futbolunu kasıp kavuran Merseyside'ın kırmızı yakası için durgunluk yıllarıydı. Neredeyse 10 yıl, zirveden uzakta geçmişti. Tüm bu etmenlerin yanında, Steven Gerrard 18 Kasım 1999'da Blackburn karşısında, son dakikada oyundan çıkan Vegard Heggem'in yerine oyuna dahil oldu. Çimlere ilk adımını attığında içi titreyen, biraz ilerledikçe kariyerinin başında verdiği sözü hatırlayan, bir yandan da maçın son dakikalarında kendisini ''You'll never walk alone'a'' kaptırmış Liverpool taraftarlarının karşısında bulan Gerrard, yıllar sonra bu stadyumda ayakları yere bastığında milyonların içini titretecekti. Şimdilik sadece genç bir orta saha oyuncusuydu... O sezon sakatlığı bulunan takım kaptanı Jamie Redknapp'ın boşalttığı mevkide, orta sahanın ortasında tam 13 maça çıktı. Zaman zaman sağ açıkta da oynuyor, fakat istenilenin uzağında kalıyordu. Onun karakteri, tam bir orta saha oyuncusuna uygundu aslında. Zamanında yaptığı müdehaleleri, sakin oyunu ve iğne deliğinden geçirdiği paslarıyla birlikte, kırmızı formanın altında karizmatik bir defansif orta saha görünümü veriyordu. Sarı saçları, ip gibi ince kaşlarının altından Kop'a doğru doğrulttuğu kararlı bakışlarıyla Gerrard, kırmızı formayla bir devrin adamı olacaktı. 

Çaylak sezonunun ardından, ilkleri yaşayacağı sezon olan 99-2000 sezonu gelip çatmıştı. Orta sahanın ortasında ona eşlik eden ilk takım arkadaşı ve aynı zamanda kaptanı Jamie Redknapp'la Sherlock Holmes ile Dr. Watson'ı andırıyorlardı.  Bir Merseysidelı olarak, Gerrard'ın bildiği en iyi şeylerden biri de Merseyside Derbisi'ydi. Kariyerinin ilk Merseyside Derbisi'ne yedek kulübesinde başlayan Gerrard, tıpkı onun gibi bir Liverpool efsanesi olan - zira Gerrard da olacak - Robbie Fowler'ın yerine oyuna dahil olduktan sonra Evertonlı Kevin Campbell'e yaptığı faulun ardından kırmızı kartla birlikte bir kez daha kulübenin yolunu tuttu. Bu onun ilk kırmızı kartıydı... İlk golü ise uğruna senaryolar yazdıracak cinstendi. Kuzenini kaybettiği, yaşama amacını belirlediği Hillsborough faciasının yaşandığı Sheffield Stadyumu'nda gelmişti. 

Kariyeri boyunca yaşayacak olduğu sakatlıklar, onu ilk kez bu sezon rahatsız etmeye başlamıştı. Gerrard, sağlığına kavuşur kavuşmaz adını Anfield'da hissettirmeye başlayacaktı. 2000-01 sezonunda tam 50 maçta forma şansı bulan Gerrard, attığı 10 golün yanında Federasyon Kupası, Lig Kupası ve UEFA Kupası ile kariyerinin ilk üç madalyasını boynuna geçirecekti. Omuzlarında bir tek Şampiyonlar Ligi ve Premier Lig apoleti eksikti genç Gerrard'ın. Efsane bir Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu yaşayacaktı ama Premier Lig onun hiç kavuşamadığı sevgilisi olacaktı. 

Bir sezon sonra, Sami Hyypia'nın ardından takımın 2. kaptanı olacaktı Gerrard, onun kariyerinde büyük bir yeri olan hocası Gerard Hoillier onun için: ''Onda bütün liderlik meziyetleri mevcut, sadece zamanı gelmeli...'' diyordu. Ah, bir tahmin bu kadar mı yerinde olurdu? Gerrard, onu da yalancı çıkartmayacaktı. Kupasız geçen 2003-04 sezonunun ardından Hoillier kulüpten ayrılırken, Gerrard'ın kapısını Londra'dan takım elbiseli adamlar çalıyordu... Milyarder Abramovich'in adamları onun için 20 milyon Sterlin biçmişti, o ise Liverpool'da kalmayı tercih etti. Üstelik, kulübede taktik tahtasının bir dönem üstadı olan Rafael Benitez vardı. Kesinlikle doğru seçimdi! 

Bir sonraki sezon, onun ve Liverpool tarihi için bir destanın yazılacağı sezon olacaktı. Aslında sezon başlarında yine çok çekiyordu sakatlıklardan Liverpool, fakat Premier Lig'deki başarısızlık, muhteşem bir zaferle unutturacaktı kendisini. Liverpool, Şampiyonlar Ligi finalinde Milan ile İstanbul'da karşılaşıyordu. İstanbul, yüzlerce yıl boyunca büyük devletlerin zafer hayallerini taçlandıran şehirdi. Bir futbol takımı tarafından yeniden fethedileceği nereden bilinebilirdi ki? Maldini'nin 1. dakikada attığı golün ardından dönemin lüle saçlı Arjantinli'si 2 golle durumu 3-0 Milan lehine tayin edecekti. Rafael Benitez gerçekten bir ustaydı, bunu gösterme vakti de gelmişti. 54'te Gerrard'ın, 56'da oyuna 2. yarıda giren Smicer'in ve 60'ta da Gerrard'a partnerlik eden en güzel adam Xabi Alonso'nun golleri skoru 3-3 yapmıştı. Penaltılara giden maçta Serginho ve Pirlo'nun kaçırdığı penaltılara Hamann ve Cisse ile karşılık veren, noktayı da 2. golün sahibi Smicer'le koyan Liverpool, İngiliz gazetelerinin manşetini de belirlemişti. ''What a comeback!'' Maçın adamı ve turnuvanın en değerli futbolcusu seçilen Gerrard, maçtan sonra şöyle diyordu: ''Böyle bir geceden sonra bu takımdan nasıl ayrılabilirim?'' 

Ertesi sezon, 53 karşılaşmada 23 gol atan Gerrard, kariyerinin en verimli dönemini geçiriyordu. Federasyon Kupası finalinde 2 gol atarak takımının West Ham karşısında kupaya uzanmasını sağlayacak ve Profesyonel Futbolcular Derneği tarafından yılın futbolcusu seçilecekti. Şampiyonlar Ligi'nde ise, destan yazdıkları Milan'a karşı yarı-finalde elenmeyle yetineceklerdi...13 Nisan 2008'de, Liverpool formasıyla 300. maçına çıkan Gerrard, sezonu 21 golle kapatacak, ve üstelik harika bir partner edinecekti. Xabi'nin ayrılmasının ardından ileri uçta Atletico'dan gelen Torres'le yakaladıkları uyum Liverpool'a harika bir hava getirecek, PFA'in yılın takımında kendisine yer bulacaktı. Ne yazık ki sakatlıklar, onun yakasını bırakmak bilmiyordu artık... 10 Mart 2009'da Liverpool ile 100. Avrupa maçına çıkan kaptan için yavaş yavaş yolun sonu görünüyordu. 

Yakın tarihe geldiğimizde de, Merseyside'ın kırmızı yakası için başarısızlık hikâyesi devam ediyor aslında. Büyük umutlarla girilen yeni sezonlar, yanlış transfer hamleleri ve Amerikan başkanların gölgesinde Liverpool, tüm bu olumsuzlukların ve başarısızlık öyküsünün yanında hala İngiltere'nin içeride ve dışarıda en başarılı takımı ünvanının sahibi. 

Steven Gerrard, Anfield Road'a ayak basmış en güzel adamlardan biri. Kazanılan veya kazanılamayan kupalar bir yana, yönetim-futbolcu-taraftar üçgeninin merkezinde hala o yer alıyor. Real Madrid'in uğruna 40 milyon Sterlin döktüğü, bir çok otoritenin ayrılmamakla suçladığı Gerrard, kariyerinin son demlerine geldiğinde, Merseysidelı o küçük çocuğun haykırışlarını hala içinde hissediyor. Onun bir amacı vardı. Sevdası uğruna ölen kuzeni Jon-Paul için o, aynı sevda uğruna kırmızı formayı sırtına geçirmişti. Liverpoollular iyi bilir. O formayı sırtınıza geçirip, Anfield çimlerine çıkan koridorun sahaya yönelen merdivenlerinin başında ''This is Anfield'' yazısına elinizi bir kez vurur, You'll never walk alone'a da ucundan bir kez eşlik ederseniz, sonsuz bir sözleşmeye imza atmış sayılırsınız. Bir kez kırmızıysanız, daima kırmızı kalırsınız...

6 Ocak 2013 Pazar

Oz Büyücüsü: Harry Kewell


Melahat Aliyeva'ya ithafen...

Türkiye’de taraftar gariptir. Messi’yi getirseniz, “Bu tıfılla mı şampiyon olacağız?” derler. Ronaldo’yu getirseniz, “Jöle parasını başka takımda kazansın.”der, burun kıvırırlar (kıvırırız).Çünkü, başarıya böylesine endeksli bir taraftar grubu için sahadaki futbolcu, onun en büyük sevdasıyla arasındaki en güçlü bağdır. Taraftarın takımı şampiyon olamıyorsa, sebebi futbolcudur. Şampiyon olduysa, zaten sadece işini yapmıştır. Fakat, O’nun hikâyesi biraz farklıydı. O Türkiye’ye geldiğinde, Galatasaray tarihinin en kötü döneminin arefesindeydi. Yeni transfer olan bir futbolcu için en kötü senaryo, hâl-i hazırda zaten başlamıştı bile. O, Galatasaray’ın en kötü döneminde, makus gidişatı değiştirememişti. Fakat onun ayrılığı, Hagi’den sonra ilk kez bir futbolcuya duyulan hisleri böylesine romantikleştirmişti. O, “kazandırmayan adamı” da sevileceğini öğretmişti. O’nun kim olduğuna gelince… Bu sorunun cevabını da yine en iyi o veriyordu: “My name is Kewell, Kewell from Galatasaray.”

Avustralya halkı için spor, kendilerini kanıtlamak adına en büyük şanslarıydı. Jeopolitik açıdan kelimenin tam anlamıyla bir “yalnız kıtaydılar”. Fakat buna rağmen açık hava sporlarında daima başarılı oldular. Bu ortam, genç Kewell’ın spora olan ilgi ve yeteneğinin ortaya çıkmasındaki en büyük etkendi. Kriket ve “footy” (futboldan bağımsız, kendine has bir oyundur) yegâne popüler sporlardı. Doğrusunu söylemek gerekirse Avustralya futbolda hiçbir zaman iyi bir görüntü çizemedi. Nitekim, okullar arası turnuvalarda ve mahalli takımlarda kendisini gösteren Kewell bir şekilde kendisini İngiltere’ye atmalıydı. Bir Avustralyalı futbolcu için sıradaki adım daima Sydney – Londra biletinden geçiyordu. Kewell’ın formasını giydiği Marconi yerel bir kulüptü, fakat başarıları ulusaldı. Bu bağlamda Kewell, takımı ile birlikte Tayland’a, İtalya’ya ve İngiltere’ye gitme şansına erişti. Bu onun Avrupa’ya attığı ilk adımdı. İngiltere’deki turnuvanın ardından, İngiliz futbolunda dönemin hatırı sayılır kulübü Leeds United onunla temasa geçti. Teklifin ulaştığı futbolcular arasında Kewell ve ileride birlikte Avustralya Milli Takım forması giyecek olduğu Brett Emerton da vardı. Lâkin Kewell’ın babası İngiliz vatandaşlığına sahipti. İngiltere’deki katı “kalıcı göç” kurallarındaki açıklardan biri de buydu. Bu sayede Kewell, 1995’te Leeds United alt yapısına geçti.

Kewell’ın sahip olduğu yetenekler yadsınamayacak kadar aşikârdı. Futbol tanrıları onun sol ayağına bildikleri her şeyi yüklemiş gibiydi sanki, bunun yanında durdurulamayacak kadar da süratliydi. İngiliz savunmalarını delmenin yolu da bundan geçiyordu. Rotherdam karşısında yaptığı hat-trick, aynı sezonda kazandıkları gençler seviyesinde FA Cup, onun A takıma bileti niteliğindeydi. Leeds, sol kanatta Kewell ve en ileride onun memleketlisi Mark Viduka ile Avustralya yapımı kurşun atan bir İngiliz SA-80 (Birleşik Krallık yapımı piyade tüfeğidir) gibiydiler.  Velhasıl, Kewell için tarihi buluşmanın vakti gelmişti. 1999-00’ sezonunda, UEFA Kupası şampiyonluğuna ulaşacak  Galatasaray’ın yarı-finaldeki rakibi, Leeds United’tı. Kewell, 90 dakikayı tamamlayamadan oyundan atılmıştı. Bu onun kariyerindeki ilk kırmızı karttı. O gece çıkacak bir çok olayın yanında, Kewell ismi işte bu gece ilk kez Galatasaraylıların zihnine kazınacaktı. Yıllar sonra onca teklif arasından ona Galatasaray’ı seçtirecek olan gece, işte bu geceydi.

Aynı sezonda “Yılın Genç Oyuncusu” seçilen, “Yılın Takımı’na” girmeyi başaran,  Kewell, bir çok Avrupa kulübünün merceğine girmişti. İtalyan devi Inter, Kewell için 25 milyon Sterlin’i gözden çıkarırken, Leeds bu rakamı elinin tersiyle itiyordu. Ertesi sezon Şampiyonlar Ligi’nde yarı-final oynayan Leeds için bu devir sona erecekti. Birçok gereksiz harcamanın ardından patlak veren mali kriz, onları bir borç batağına sürüklemişti. Rüya son bulmuştu. Leeds küme düşerken, sakatlık riskine rağmen Liverpool, Harry Kewell’ı bedelsiz olarak kadrosuna katıyordu. Ne var ki geçirdiği bu ilk ciddi sakatlık, onun peşinde yıllar boyunca dolanan bir kara buluttan başka bir şey olmayacaktı.

Milan, Chelsea, Manchester United gibi kulüplerden teklif almasına karşın Kewell, yıllardır şampiyon olamayan Liverpool’u seçerek tüm otoriteleri kontrpiyede bırakmıştı. Diğer tüm kulüpler Liverpool’dan iyi teklif veriyordu, daha iyi duruma sahiplerdi. Yetenekleri bir yana, kronik bir sakat olabilirdi. Fakat kelimenin tam anlamıyla bir beyefendiydi. Romantikliğiyle ünlü Liverpool taraftarının onu bağrına basması zaten bazı şeyleri özetler nitelikteydi. Üstelik onu sevmek için çok daha güzel bir sebepleri olacaktı. Liverpool formasıyla ilk golünü Merseyside derbisinde Everton’a karşı atan Kewell, tam bir Liverpoollu sayılabilirdi. Owen, Heskey, Gerrard, Smicer, Hamannlı Liverpool’un bir parçası olmak, tarif edilemez bir tecrübeydi. Kader de bir yandan ağlarını örmeye devam ediyordu. Galatasaray’ın ardından, Kewell’ı “Galatasaray’dan Kewell” yapacak olan 2. buluşmanın vakti gelmişti. Bir Liverpoollu için tarihin en güzel zamanıydı. Türkiye’deki binlerce insanı bir anda Liverpool taraftarı yapacak o gece gelip çatmıştı. 2005 Şampiyonlar Ligi Finali…

Milan karşısında 3-0 mağlup duruma düşen Liverpool, devre arasının ardından durumu 3-3’e getirip, penaltılarla kupaya uzanırken Harry Kewell, bu başarıyı yakalayan ilk Avustralyalı futbolcu olma şansına da erişiyordu. Üstelik böylesine önemli bir maçta, sakatlık yaşayan Hamann yerine defansif orta saha oynamıştı. Sorun değildi. Çünkü hayata dair hiçbir seçimini para için yapmamış bir adam için, sahadaki mevkisinin bir ehemmiyeti yoktu. Zamanı geldiğinde Kewell, Galatasaray’da stoper oynayacaktı. Fakat bunca yeteneğine rağmen, sakatlığa çalım atması imkansızdı. Ne kadar çabalarsa çabalasın, 90 dakikayı üst üste 2 hafta çıkaramayacak duruma geldiği oluyordu. Belindeki sakatlık onun süratine de dem vurmuştu. Fakat buna rağmen kimse çıkıp onun gitme ihtimalini konuşmuyordu. Yazının başında da bahsetmeye çalıştığım gibi. Bazı futbolcuları özel kılan bir çok sebep vardı. Kewell, bir futbolcudan çok bir emekçi gibiydi. Ne pes ediyordu, ne de naz yapıyordu. Fakat buna rağmen artık sıradan bir maçta bile kadroya girebilecek kapasitede değildi. Tam formunu yakalayacakken, yeniden sakatlanıyordu. Liverpool’da 3 sezonu bu tür şeylerle boğuşarak geçmişti. Anfield kolay kolay böylesine bir futbolcunun vedasını kabullenmezdi lâkin, “demir alma günü gelmişti”.

Ne forma şansı, ne de yeni bir sözleşme imkanı bulabilen Kewell için zaman da akıp gidiyordu artık. O, sıradaki imzasını Galatasaray’a atarken, Leeds United taraftarları onu bir kalemde silecek kadar vefasızdı. Fakat o, Leeds United’ta giydiği ilk numara “19” olduğu için, Galatasaray’da bu formayı terletmeyi seçecek kadar büyük bir adamdı. Haldun Üstünel’in kişisel transfer başarılarından biri de Kewell olacaktı. İlk maçına Kayserispor karşısında çıkan Kewell, 66. dakikada oyuna girip, 20 saniye sonra da dokunduğu topla parçalı formayla ilk golünü atıyordu. Türkiye’ye yeni gelmiş bir oyuncu için daha iyi bir senaryo olamazdı. Bu gol aynı zamanda, onun Galatasaray’da kazandığı tek kupa olan Süper Kupa’nın da habercisi olacaktı. Türk basını tetikteydi. Mantık şuydu: “Bu adam çok sakatlanıyor, sakatlanırsa bize ekmek çıkar…” şans bu ya, gerçekten de istedikleri olmuştu. Kewell hafif bir sakatlık geçirmiş, basın çılgınca eleştirmeye başlamıştı. Fakat Kewell çıkıp tek kelime konuşmayacak veya oyuna küsmeyecek kadar beyefendiydi. Futbolcu dediğin, sahada cevap verirdi. Kaçırdığı maçların ardından Bordeaux maçıyla sahaya dönen Kewell, 35 metreden öylesine bir gol atmıştı ki, 90 köşesinin tozunu almıştı adeta. Benim de içinde bulunduğum bir çok Galatasaraylı için o gece maçı anlatan Kanal D spikerinin “Keweeeaaaallllll” naraları, hâlâ kafamın bir köşesinde yankılanır durur. Son 16’da Hamburg karşılaşmasında takım onlarca sakatla boğuşurken, Bülent Korkmaz’ın isteğiyle Kewell, böylesine bir maçta stoper oynayacaktı. Böylesine bir hırs, sadece şu cümleyi akla getirebilirdi: “Basın yalan yazıyordu…”

Ertesi sezon Frank Rijkaard ile Galatasaray sezona harika başlamıştı. Kewell’ın yanında Keita, Elano, Baros, Nonda, Arda ilk 5 hafta sonunda, gol rekoru hayalleri kurdurtan bir takım görüntüsü vermişti. Lâkin, evdeki hesap çarşıya uymayacak, Galatasaray tarihinin en kötü dönemine böylesine hayallerin ardından girecekti. 28 maçta 14 gole ulaşan Kewell, kariyerinin en başarılı sezonlarından birini geçirse de, aynısını Galatasaray için söylemek güçtü. Ligin 3. bitirilmiş, Rijkaard da görevde kalmıştı. Yapılanma sürecinde olan bir takım için, zor da olsa kabullenilebilir bir durumdu. Lâkin, ertesi sezon bir Galatasaraylı için tam bir hayal kırıklığıydı. Takım tam 3 teknik direktör değiştirmiş, lig de 8.  tamamlanmıştı. Bu, en kötü Galatasaray performanslarından biriydi. Fakat buna rağmen, Galatasaray taraftarı alışılmamış şekilde hareket ediyordu. Türkiye gibi bir yerde böylesine rastlamak çok güçtü. Hagi bir idoldü, bir dönüm noktasıydı, bir nirvanaydı Galatasaray için. Taraftar ondan sonra ilk kez bir futbolcuyu böylesine sahiplenmiş, bağrına basmıştı. “Tüm takım dağıtılsın, Kewell” kalsın görüşü hakimdi bir çoklarında. Sevginin de karşılıklı olanı güzeldi. Kewell da aynı sevgiyi taraftara duyuyordu. Bir basın toplantısında “Benim adım Kewell, Galatasaray’dan Kewell…” diyecek, ona yönetimin yaptığı tüm vefasızlıklara rağmen o da taraftarı bağrına basacaktı. “I love you Hagi’den” sonra ilk kez bir futbolcu için tribünler hep bir ağızdan bağırıyordu. Kewell gol atınca Boney M.’in efsanevi şarkısı “Daddy Cool” hatırlanıyor, “Oz Büyücüsü’ne” selam duruluyordu.

Kewell, gitmesi gerektiğinin farkındaydı. Bazen sevgi bunu gerektirirdi, istemeseniz de gitmenizi isterdi sizden. İşte böyle bir şeydi onun vedası. Onu Avustralya’ya uğurlamak olacak şey değildi. Taş yerinde ağırdı belki de. O gittiği her yerde sevilmiş, gördüğü hiçbir yönetim ona sahip çıkmamıştı. Yine böyle oluyordu. Fakat, bazı şeyleri zaten yönetimler anlayamazdı. Taraftar ve futbolcu arasındaki kutsal ruhtu bu. Kewell, Galatasaray’a kupalar kazandırmamıştı. Gol kralı olmamıştı. Sadece 3 sene burada kalmıştı fakat giderken uzun yıllar unutulmayacak bir şeyi de öğretmişti: Kazandırmayan adam da sevilirdi. Belki de bu yüzden, "En büyük hayalim, Galatasaray teknik direktörü olmak." diyordu Kewell. Affınıza sığınarak Galatasaray sonrası neler yaptığını yazmayacağım Kewell’ın. Çünkü o benim gözümde hep “Galatasaray’dan Kewell” olacak.

Günün birinde tekrar görüşmek dileğiyle Parçalı’nın Büyücüsü.