Galatasaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Galatasaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mart 2014 Perşembe

Kaç deplasman gerek sana alışmama?

Doğrusunu söylemek gerekirse sezonun ilk devresinde aldığı sonuçlardan dolayı Mancini’yi eleştirmek büyük bir haksızlık olurdu. Üstelik kötü sonuçlar almak, dünya üzerinde en iyi antrenörlerin başına gelebilecek kadar doğal bir şeydi sonuçta. Nitekim, Mancini’ye dair sağlıklı bir değerlendirme yapabilmek adına devre arasından sonra oynanacak her maç, bize sağlıklı veriler verecekti. Sonuç olarak Mancini devre arasında Türkiye standartlarına göre büyük paralar harcayarak kendi oyun tarzına uygun bir kadro oluşturmaya çalıştı. Üstelik Galatasaray taraftarı onun tercihlerine saygı duyduğundan bu meblağlar hakkında konuşmaktan çok, yeni transferlerin takıma uyumunu gözetmeyi tercih etti. Üst üste iki sezon şampiyonluk yaşamış bir takımın taraftar topluluğu için, oldukça zor bir bekleyişti. Fakat artık başta Galatasaray taraftarı olmak üzere insanların Mancini’ye bazı uyarılarda bulunması elzem gibi gözüküyor.
Öncelikle, hiçbirimiz ilk defa sezon ortasında ya da hemen başında antrenör değiştiren bir Türk takımı ile karşı karşıya değiliz. Bu değişikliklerin çok başarılı olduğunu da gördük, başarısız olduğunu da. Yani, kendimizi bir sonuca şartlamak zorunda değiliz. Bu başarı tamamen antrenörün tecrübesi ve futbol bilgisi ile alâkalı. Mustafa Denizli, Ertuğrul Sağlam’dan koltuğu alıp Beşiktaş’ı şampiyon yaptı ya da Cevat Güler Galatasaray’a sezonun en kritik döneminde galibiyetler kazandırdı. Aynı şekilde Di Matteo Chelsea’ye Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu getirdi… Yani, olumlu örnekler sonsuza dek çoğaltılabilir. Olumsuzlar da var elbette fakat biz onlarla ilgilenmeyeceğiz. Çünkü burada çürütmemiz gereken tez şu: “Mancini sezonun başında kadroyu kendisi kurmadı, elbette başarısız olacak!”
Tekrardan ilk paragrafa dönecek olursak, Mancini’nin kadrosunu kurması için gerekli zamana sahip olduğundan ve bu amaç uğruna bazı adımlar attığından bahsetmiştik. Galatasaray taraftarı bu adımları gayet pasif bir şekilde izledi. Çünkü insanlar Fatih Terim’in ardından Mancini’yi bir futbol dehası olarak lanse ediyordu dolayısıyla hepimiz ondan önemli şeyler bekliyorduk. Son 2 yıldır izlediğimiz Fatih Terim futbolunun bize ne kadar alt seviyede olduğunu gösterebilmesini umuyorduk mesela. Çünkü, antrenör değişikliği bunun için yapılır. Eğer bir antrenörünüz var ve başarılıysa ve siz onun yerine başkasını getirmek istiyorsanız bunun akla yatkın tek sebebi olabilir: Ondan daha iyisini bulmuşsunuzdur. Tıpkı, hâl-i hazırda arabası olan bir insanın arabasını yenilemesi gibi. Hangi akli dengesi yerinde olan insan var olan arabasının yerine durup dururken daha kötüsünü alır ki?
Nitekim Mancini, bu beklentileri karşılamaya yönelik başarılı hamleler ortaya koyamadı. Fatih Terim’i bir kenara bırakıp olayı futbol kamuoyundan sıradan bir insan olarak, yani kendimizi düşünerek ele alalım. Yıllarca Football Manager oynadık. Yani Sinyor Mancini kadar olmasa da bir futbol bilgimiz vardır herhâlde. Düşünelim: Oyunun taktik sekmesine tıkladık ve on bir oyuncu seçmemiz gerekiyor. Hangi mevkiden başlarız? Ya da hangi mevkideki aksaklık bizi en çok rahatsız eder? Ya da maç esnasında 10 kişi kalacak olsak, hangi mevkiden oyuncumuzun eksilmemesi için duacı oluruz? Elbette savunma! Çünkü, sahadaki hiçbir futbolcu arkalarında onların hatasını telafi edeceğinden emin olduğu adamlar olmadan kendisini rahat hissedemez ve hiçbir kaleci önündeki savunma dörtlüsüne güvenmeden en iyi performansını sergileyemez. Savunma mevkisi bir futbol takımı için işte bu kadar kritiktir.
Peki, kaçımız Sinyor Mancini’nin neredeyse her maç bu mevkiinin dizilişi ile oynamasını, 3’lüden 4’lüye geçmesini ya da stoper tandemini değiştirmesini doğru buluyoruz? Muhtemelen hiçbirimiz. Zaten, başarılı olmanın yolu da budur. Avrupa’da yıllardır başarılı olan kulüpleri aklınıza getirin. Size Barcelona denildiğinde Pique ve Puyol (Puyol’un sakatlığından önce elbette) direkt olarak aklınıza gelecektir. Bu isimler sezon sezon değişebilir fakat sezon içinde asla büyük değişiklikler olmaz. Çünkü, bir kadro iskeletinin omurgası stoper tandemidir. Mancini bu kurguda asla istikrar sağlayamadı.
Bir diğer konu ise Mancini’nin devam eden oyuna etkisi. Doğrusunu söylemek gerekirse özellikle dün gece Galatasaray bu konuda sahada tek başınaydı. Futbolcular Chelsea’nin inanılmaz baskısı karşısında ne yapacakları konusunda bir fikirleri olmadan doğaçlama bir oyunla topu kendi kalelerinden uzaklaştırmak amacıyla bir takım şeyler ortaya koymaya çalıştı. Elbette sonuç hüsrandı. Sonuç olarak bir tarafta Mourinho takımını oyunun akışına göre dilediği gibi oyuna sokarken diğer tarafta Mancini oyunu izlemekle yetindi. İkinci yarıda Burak’ın oyuna etkisinin sıfır olduğunu fark etti ama bir diğer sıfır olan Umut’u sokmaktan başka çaresi de yoktu. (Evet bu kesinlikle onun suçu, devre arasında forvet transferi neden olmadı?) Bunun yanında maç boyunca tek bir olumlu hareketi olmayan (ki zaten sezon başından beri yok) Selçuk’u izlemekle yetindi. Devre arasından bu yana kupa maçlarında etkili bir oyun ortaya koyan Emre Çolak’ı veya yeni transfer Hajro’yu takıma adapte etmek için tek bir adım atmadığından olacak, Selçuk’u çıkartmaya da gücü yetmedi. Çünkü elinde hamlesi yoktu. Nitekim, Mourinho maçın devamında dilediği gibi at koşturdu ve Galatasaray sahaya zerre varlık koyamadan yenildi.
Galatasaray & Mancini ilişkisini özetlemek gerekirse: Bir arabanız var olduğunu düşünelim. Arabanızı değiştirip yeni bir araba almak istiyorsanız ya daha güçlüsünü, ya daha konforlusunu ya da daha geniş olanını tercih edersiniz. Çünkü değişikliğin amacı, eldekini geliştirmektir. Zira alışkanlıklarla savaşmak zor olduğundan, eldeki gelişmezse değişikliğin bir manâsı olmaz. Galatasaray’ın Fatih Terim’i kovması olağanüstü bir olay değildi. Antrenörler gidebilir, istifa edebilir… Birçok farklı durum yaşanabilir sonuçta insanların özne olduğu bir olaydan söz ediyoruz. Fakat hiçbir bahane, Fatih Terim’i gönderip ondan daha kötü bir antrenörü takımın başına getirmek eylemini açıklayamayacak gibi gözüküyor. Galatasaray Mancini’ye muhtaç değildi ve 2 senedir olduğu gibi pekâlâ Fatih Terim ile devam edilebilirdi veyahut Fatih Terim gidecekse yine pekâlâ iyi bir antenör getirilebilirdi. Şimdi sorulması gereken sorular şunlar: Daha iyisi gelmeyecekse Fatih Terim neden gitti? Bir başkan için hangi kişisel sebep, Galatasaray’ın başarısını gözetmekten daha önemli olabilir?

19 Ekim 2013 Cumartesi

Kurumsallaşmak üzerine birkaç kelâm


Avrupa'da tüm kulüplerde "kurumsal bir yönetim anlayışı" varmış. Herkes görevini biliyormuş. Kulüpler bir şirket mantığıyla yönetiliyormuş, CEO'luk sistemi varmış..

Biz kurumsallaşamayız efendim. Hayır, Avrupa'dan bir eksiğimiz olduğu için değil. Hatta belki de ilk defa, Avrupa'dan bir konuda çok daha iyi olduğumuz için.

İlkokulda bir İnkilap dersinde, hocamız: "Doğu medeniyetleri, Batı'dan farklı olarak duygularla yönetilir demişti. Başta saçma gelmişti bu düşünce, sonradan devam edince anladık. Osmanlı, Batı'dan gördüğü her şeyi kendi kültürünü hiçe sayarak benimsemeye çalıştığından yıkılmıştı. Batı'da her şey düzenliydi evet ama, kültür farkı çok daha önemliydi. Bugün, Ünal Aysal aynı hatayı Galatasaray konusunda yapıyor. Gerçekten de Avrupa kulüpleri, bizimle kıyas kabul etmeyecek kadar iyi durumda. Lâkin, şunu da unutmamak gerekir: Her Türk kulübü, esasında bir Doğu medeniyetidir.

İnsanların Türkiye'de kulübüne nasıl bağlandığını anlamak gerekir bunun için. Asgari ücretle çalışan, sıradan bir vatandaş düşünün. Evinde ekmek bekleyen 2 çocuğu ve karısı var. Haftanın 6 günü çalışıyor. Hayatının yarısından fazlası, emekli olabilmek için geçiyor. Bu adamın kışın Uludağ'da, yazın da Antalya'da keyif yapmak gibi bir lüksü yok. Hayatında sahip olduğu tek mutluluk: Taraftarı olduğu kulübün, haftada bir maça çıkması. Kazanırsa ne âlâ, ondan mutlusu yok. Kaybederse, bir de yaşadığı hayâl kırıklığı var. Tekrar sevinmek için en az bir hafta beklemeli. Şimdi, soruyorum size: Türkiye'nin 4'te 3'ü bu tip taraftar profilinden oluşurken, insanların böyle bir anlayışla bağlandıkları kulüplerine "şirket" muamelesi yapılması olacak şey mi?

Olmaz! Zaten olmuyor da.. İnsanlar kulüplerini böylesine sevdiğinden, kulüp içerisindeki "babacan profiller" insanlara oldukça yakın geliyor. Bu yüzden Galatasaraylılar Fatih Terim'i ya da Abdurrahim Albayrak'ı seviyor. Taraftara yakın oldukları için, biraz daha duygulu adamlar oldukları için. İnsanların bam teline bastıkları için.. İnsanlar bu sebeple takıma ilk geldiğinde, Ünal Aysal'ı da seviyorlardı. Çünkü dürüsttü. Açık açık söyledi: Ben futboldan anlamam, bana hocamız ve teknik heyetimiz yardımcı olacak diye. Bunun için bir ekip kurduk diye.. Peki ne oldu? 2.5 yılda ne değişti de Ünal Aysal, yıllardır futbolun içinde olan bu adamlardan bazılarını kulüpten gönderebilecek kadar futbol öğrendi?

Elbette öğrenmedi. Öğrenemez de. Öğrenemeyecek de. Bu sebeple Fatih Terim'i gönderiş bahanesi başarısızlık değil, kulüp değerleri oldu. Fakat yine atladığı bir şey vardı. Ünal Aysal, sırf Galatarasay Lisesi mezunu diye, hayatını Galatasaray'a adamış adamlardan daha mı iyi bilecekti kulübün değerlerini? Kulübün değerlerini bilseydi, hocayı gönderiş şekli bu mu olurdu? Elbette hayır. Zaten insanlar Aysal'a Fatih Terim'i gönderdiği için değil, gönderiş şeklinden dolayı kızdı bu kadar. Kızmaya da devam edecektir.

Fatih Terim'in tarzının bu olduğu çok önceden bu yana belliydi. Milan'dan gönderilişinin en büyük sebebi, taraftarla kurduğu yakınlığın, Maldinilerin babası olan Cesare Maldini'ye ters düşmesiydi. Yani Fatih Terim, daima bir şirket için yanlış adam oldu fakat daima Türkiye'de çok sevildi. Çünkü tarzı bize göreydi, saha kenarında bizden birinin varlığını hissediyorduk. Bu da bize güven veriyordu.

Ve son olarak.. Sevgili Galatasaray taraftarları. Büyüklerim, abilerim ve kardeşlerim. Kulüp tarihinin en büyük değerine "eleman" denilmesi, sadece bu sürecin bir başlangıcıydı. Yakında, sizlere müşteri, Galatasaray'a da şirket denilecek. Galatasaray'dan başka şey bilmeyen bir sürü insan, hayatlarını adadıkları şeyin bir şirket olduğunu fark edecekler yakında. Aldığınız formanın bir "ürün" olduğunu, verdiğiniz o paranın da kulübe destek değil, "kâr marjı" olduğunu duymaya başlayacaksınız. Ve artık, bu süreci durdurmanın da bir yolu yok. Çünkü Ünal Aysal, yönetimdeki çatlakları bir bir eleyerek, kendisine en uygun ortamı çoktan yarattı bile. Şansımız varsa, Galatasaray Osmanlı kadar şanssız olmayacaktır. Şansımız varsa, Mancini ile birlikte iyi bir ivme yakalar, kupalar kazanabiliriz. Ama şunu sakın unutmayın: Avrupalılara benzemeye başladığımız an, Doğu'da sevdiğimiz ne varsa kaybedeceğiz. Şimdi, soruyorum size: Galatasaray'ı sevmeyi mi seviyorsunuz, yoksa Galatasaray'ın kazanmasını mı?

4 Ekim 2013 Cuma

Bir Yeşilçam kahramanından hâllice: Aurelien Chedjou



 Bir Yeşilçam hikâyesinin başında ne kadar hüzün varsa, sonu da en az o kadar mutluluk doludur. Chedjou’nun Galatasaray’da geçireceği yıllara dair, henüz yaşanmamış çok mutluluğu var..

Galatasaray’ın; geçen sezondan bu yana kadrosuna katmak için çabaladığı Chedjou’yu, 2007 yılında Lille’in rezerv takımı sorumlusu Pascal Planque’ın Chedjou’ya gönderdiği bir SMS’e borçlu olduğunu söylesek, muhtemelen onun hikâyesini bir Yeşilçam senaryosuyla karıştırdığımızı düşünebilirdiniz. Fakat işin aslı öyle değil! Zaten futbol hayatına adım attığı Kamerun’dan itibaren kariyerinin ilk 3 yılında 2 kıta ve 3 ülke değiştiren bir futbolcunun hikâyesinin devamı, ne kadar sıradan olabilir ki?

Kamerun’da 6 çocuklu bir ailenin 5. çocuğu olarak dünyaya gelen Chedjou’nun en büyük şansı, Afrika’nın en gelişmiş futbol kültürüne sahip ülkelerinden birinde dünyaya gelmesiydi. Kadji Spor Akademisi, önceki yıllarda Avrupa futboluna özellikle de İspanya’ya sunduğu Samuel Eto’o gibi, Carlos Cameni gibi yeteneklerle Afrika gibi eğitim olanaklarının hiçe yakın olduğu bir kıtanın, her mevsim meyve veren ağacı gibiydi. Nitekim Chedjou’nun yolu da bu akademiden geçti. Akademide geçirdiği yılların ardından, araştırma ekiplerini özellikle buraya yoğunlaştıran İspanya kulüplerinden Villarreal’in radarına takılan Chedjou, kariyerinin ilk adımını Afrika’nın yanı başındaki İspanya’ya atacaktı.



Villarreal’in Kadji’ye attığı olta, yosuna takılmıştı. Büyük umutlarla alt yapıya katılan Chedjou, burada geçirdiği bir yılda beklenin oldukça altında kalarak, Afrikalı futbolcuların Afrika dışındaki memleketi olan Fransa’ya geçti. Böylelikle Chedjou, ilk profesyonel imzasını Pau’ya atarken, kariyerinin ikinci yılında ikinci farklı ülkenin topraklarında şansını deneyecekti. Fakat Chedjou adına kâbus devam ediyordu. Pau’da sadece 2 maça çıkarak tamamladığı 2003-04’ sezonunun sonu, onun yukarıya doğru atacağı ilk adımın başlangıcı oldu. En azından kâğıt üzerinde öyle gözüküyordu.. Fransa’nın köklü ekiplerinden Auxerre, Chedjou’yu kadrosuna katmıştı. Fakat bu adım da, tıpkı Yeşilçam filmlerinde olduğu gibi hikâyenin kahramanının önce yüzünü güldürecek, ardından da sırtından vuracaktı.

Chedjou A takımda 2 sezonda sadece 4 maça çıkabilmişti. O 4 maçın nasıl geçtiğine gelince.. Chedjou anlatıyor: “Çok kötü maçlar çıkarmıştım, insanlar sürekli bana küfür ediyordu..”  Bu küfürlerin akabinde B takımla maçlara çıkmaya Chedjou’nun hikâyesinin iyi adamı ise, o dönemde Lille’in yedek takımını çalıştıran Pascal Planque oldu. Ajanslar vasıtasıyla onunla ilgilendiğini öğrendi, fakat transferi gerçekleşmedi. Chedjou bu olayın ardından bir yıl daha takımda kaldı, ardından da Rouen’e geçti.. O dönemde 3. ligde (Championnat National) bulunan Rouen’de geleceğini düşünmek için fazlaca zamanı vardı.. Chedjou anlatıyor: “Artık 22 yaşında olduğumu ve burada futbol için var olup olmadığımı sorgulamaya başlamıştım. Ardından, daha önce benimle ilgilendiğini bildiğim Lille’den, Pascal Planque vasıtasıyla bir mesaj geldi: Sezon sonunda bizimlesin..”


Bir hikâye ancak bu kadar keskin ve çabuk bir şekilde değişebilirdi. Sonrasına aşina olduğumuz Chedjou’nun kariyeri, o, bir markette alışveriş listesini tamamlarken Planque’tan gelen SMS’le değişmişti...  Chedjou anlatıyor: “Daha önce Auxerre ve Villarreal’de oynamıştım fakat Claude Puel’in yönetimine girdikten sonra her şey değişti. Burada her şey çok daha profesyoneldi. Bana, takımdaki bir başka Kamerunlu olan Makoun yardımcı oldu.” Chedjou, geçirdiği yılların ardından Lille’i tek kelimeyle nitelemişti: “Cennet”!

2006’da ona sundukları tek sezonluk sözleşmeye, bizdeki o meşhur tabirle “Boş kâğıt gelse imzalarım!” edasıyla attığı imzadan itibaren devamına aşina olduğumuz kariyeri, her geçen yıl biraz daha ileriye gitti. 2011-12’ sezonunda Ligue 1’in en iyi savunma oyuncusu seçildiğinde, Galatasaray’dan teklif gelene dek ayrılmayı bir an bile düşünmediği Lille’de yapabileceğinin en iyisini yapmıştı. “Geleceğe dair en büyük isteğim, sakatlıklardan uzak kalabilmek” diyerek Fransa’da geçirdiği karmaşık yıllara nazire eden Chedjou; şu sıralarda kariyerinin 4. ülkesinde, hiç görmediği kadar güzel bir boğazın karşısında içinde onu en dipten zirveye taşıyan Pascal Planque’a duyduğu şükran duygusuyla yılların ona getireceklerini bekliyor. Zira, kariyerinin başında yaşadıklarının ardından, hayatın ona henüz bahşetmediği onlarca mutluluk var. Chedjou’nun Galatasaray’daki yıllarına olumsuz bakması için hiçbir sebebi yok gibi. Tıpkı, en güzel Yeşilçam hikâyelerinde olduğu gibi..

** Bu yazı, Four Four Two dergisi, Ağustos 2013 sayısında yayınlanmıştır.

18 Nisan 2013 Perşembe

Katar, Galatasaray'a "ne katar"?

Karikatür: Gökçen Eke

Avrupa'nın bu sezon Galatasaray'a kattığı en önemli şeyin, "marka değeri" olduğundan bahsediliyor. Okuyoruz, duyuyoruz veya gözlemliyoruz bu gelişmeyi. Peki ya, marka değerinden maksadımız nedir? Ve bu marka değeri silsilesinin, bize getirisi nelerdir? Galatasaray'ın değeri, ne katardır?

Galatasaray adına gelecek sezon yeni forma sponsorunun Katar'dan olacağına veya bu sponsorun Arap havayolu şirketi olan Fly Emirates olacağına dair yakın zamanda birçok söylenti ortaya atıldı. Arap iş adamlarının gözünde Galatasaray'ı bu kadar değerli kılan şeyin de, bu sezon Şampiyonlar Ligi'nde sağladığı "marka değeri" unsuru olduğu öne sürüldü. Olaya realist bir şekilde bakarsak, bu kadar para dönen bir oyunda, para harcamayı bu kadar seven sponsor, başım gözüm üstüne gibi gözüküyor. Bu sponsorluk anlaşmalarının Avrupa'da da örnekleri var. Manchester City, Malaga, PSG gibi kulüpler, bu şekilde tarihlerinin en verimli dönemlerini geçiriyorlar. Buraya kadar da bir problem yok. Fakat, tarihten ders almak gerekir bence bu gibi durumlarda. Hani derler ya hep "Osmanlı Devleti'ni yanlış batılılaşma" yıktı diye... Doğrudur, sebeplerden birisi budur. Fakat, "yanlış" kelimesinin altını çizmek lazım orada. Sıkıntılı olan husus batılılaşmak değil, batılılaşmanın yanlış olmasıdır. Galatasaray'ınki de aynı o misal olabilir...

Avrupa'daki kulüplerin aksine, doğrusunu söylemek gerekirse biz kulüplerimize çok daha romantik bakıyoruz. Bu şekilde bakmaya da alışmışız. Üstelik, önümüzde Borussia Dortmund gibi, Bayern Münih gibi kendi yağında kavrulup, Avrupa'nın zirvesine çıkmış kulüpler de var. Şimdi, bu kulüplerin göğsünde "Qatar Airways" yazmıyor diye, bunlar marka değersiz mi? Bana, "Ya şu Borussia Dortmund da, çok sıradan be abi!" diyebilecek bi' babayiğit var mıdır? Elbette hayır.

Galatasaray'ın bu sezon Avrupa'da gerçekten "marka değeri" konusunda harika bir sezon geçirdiğini söyleyebiliriz. Real Madrid galibiyeti, çeyrek final ve Sneijder & Drogba transferleri, 2 sezon önce ligi 8. bitiren bir kulüp için gerçekten inanılmaz seviyeler. Fakat, Galatasaray buraya gelirken, dışarıdan büyük bir para yatırımı almadı. Ünal Aysal, bir kulüp başkanı kadar destek oldu takıma. Ve Galatasaray artık gerçekten bir yol ayrımında ve eğer söylentiler doğruysa, bazı soruları da cevaplaması gerekiyor kulübün: Katar, Galatasaray'a ne katar? Çok para gerçekten çok para mıdır? Biz de artık, herkes gibi miyiz?...

Paranın çoğu iyidir, beylik laflar etmeye gerek yok. Fakat iyi olan her şey gerekli midir, tartışılır. Hep o konuştuğumuz "takım içi dengeler", paranın çoğuyla tuzla buz olabilir. Bunun yanında, bankamatikleşen bir kulübü sevmek caiz midir? Bir Galatasaraylı, çok parayı mı ister, yoksa kendi yağında kavrulmak iyi midir? Hep o "tü, kaka!" dediğimiz para babası kulüplerden birine dönmek, "Oooo Kaka gelmiş be" diyerek, tuzlu transferleri izlemek, gerçekten istenilen midir? Doğru, batılı olmak lazım. Avrupa'yı takip etmek lazım. Ama, asla Avrupa olmamak lazım.

"Futbol borsada değil, arsada güzeldir!" - Metin Kurt

27 Ocak 2013 Pazar

Derbinin Ardından | Kader Sunar, Sen Seçersin


Galatasaray'ı geçen sezon şampiyonluk düzlüğüne çıkaran maç, TT Arena'daki Beşiktaş maçıydı. Bu akşam Galatasaray ve Beşiktaş bir kez daha Arena'da son düzlüğe çıkmak için karşılaştı.

Beşiktaş'ın -tekrar tekrar altını çiziyorum- saygı duyulması gereken FEDA politikası, sahadaki oyununa kesinlikle olumsuz bir şekilde etki ediyor. Gerçekten de sahadaki her adım gencecik futbolcuların iyi niyetini, arzulu oyununu yansıtıyor fakat olaya bu kadar romantik bakmak, Beşiktaş'ı sağlıksız bir futbola itiyor. Bu gece yine aynı senaryo sahadaydı. Galatasaray, Burak yerine Umut ile başlayarak aslında niyetini belli etti. İlk 15 dakikalara daima baskılı şekilde başlayan Beşiktaş'ın bu oyununu ileride presle kesmek ve defanstan çıkarılacak sağlıklı toplarla oyun başlatmasını engellemek, bu değişikliğin esasıydı. Değişikliğin meyvesini vermesi de uzun sürmedi. Galatasaray'da Sabri -ki ona ayrıca değinmek gerek, harikaydı- presle kazandığı topu ileriye aktardı ve Umut'un arka direkte bomboş kalan Emre'yle buluşturduğu top, maçın kaderini belirleyen an "o an" oldu. Dediğim gibi, böylesine duygusal bir bakış açısıyla oynanan futbolun ilk dakikalarda yenilen bir golle moral-motivasyondan düşmüş Beşiktaş'ı oyundan koparacağı aşikârdı, üstelik bu gol hücumda üretme sıkıntısı çeken Galatasaray'a da en büyük yardımcı oldu.

Beşiktaş, oyuna döndükten sonra tabir-i caizse iş işten geçmişti. Galatasaray, seyirci desteğini de arkasına alarak Umut & Elmander önderliğinde harika bir hücum pres oyunu gerçekleştirdi. Savunmada Semih ve Dany'nin hatasız performansı zaten "ender gelişen" Beşiktaş ataklarını rahatlıkla savuşturdu. Oynanan futbol kesinlikle iyi sayılmazdı fakat "yüreksiz" oynadığı için eleştirilen Galatasaray, fazladan çabalayarak kontrolü elinde tutmayı sürdürdü.- Tekrar altını çiziyorum, FEDA politikası Beşiktaş'ı ekonomik yönden düzlüğe çıkarabilir fakat oyun içinde "göze hoş", mantığa aykırı gelen bir çok şey yapmalarına da sebebiyet vermeye devam edecektir. Beşiktaşlılar asla bunu bir eleştiri olarak algılamasın, iğnelediğim lütfen düşünülmesin ama bence oyuna biraz daha realist bakmalarının vakti geldi de geçiyor. - Bu gece zaten Galatasaray'ın en büyük rakibi Beşiktaş değil, Hamit'in baltaladığı sağ kanat organizasyonlarıydı ki rahatlıkla 3-4 gol bulunabilecek bir maç, yavaşlatılan ataklar ve aktarılamayan paslar tarafından toz oldu gitti. Eğer ki Hamit hâlâ hazır değilim diyorsa, kulübede inzivaya çekilmesi hepimiz için hayırlısı olacaktır.

2. yarının başında Beşiktaş'ın Sivok ile bulduğu gol hiç şüphesiz ki oyunun gidişatına bakarsak gol bulma adına tek şanslarıydı, çok iyi bir zamanlamada, çok iyi kullandılar. Lâkin, golün ardından beraberlik presi adına herhangi bir hamleyi beraberinde getiremedi Beşiktaş. Oyun, ilk yarıdaki rölantiyle devam etti. Fatih Hoca belki de, hücumdaki o "yaratamayışı" düşünerek oyuna aldığı Sneijder'dan bir anda gerilen sinirlerle zerre verim elde edemedi. Yaşanılan olaylara değinecek olursam, Melo'nun tükürdüğüne dair emin olduğumu söyleyemem fakat her koşulda sinirlerin bu şekilde gerilmesine ve yansıtılmasına karşıyım. Oğuzhan ve Necip o gerginliği iyi kullandı, Melo da hâliyle atıldı. Engin'in oyunda kalması o anda bir mucize gibiydi, öyle de oldu. Bir anda forvetsiz kalan Galatasaray, Beşiktaş'ın belki de tek umudu oldu ama formsuz Fernandes ve Almeida'nın yokluğu, bu avantajın da kullanılamaz hâle gelmesine sebep oldu. Özetle Galatasaray, ligin genelinde olduğu gibi kötüydü, ama karşısında ondan da kötü bir rakip vardı.

Galibiyet yanıltmasın, Galatasaray'da düzeltilmesi gereken çok şey var. Sneijder, pas dağıtımını rahatlatacağı konusunda olumlu sinyaller verdi, bunun yanında Semih ve Dany "hatasız" oynadı ve Schalke maçı için kesinlikle umut vaad etti.Yine de, bu geceki oyunun vites arttırılarak geliştirilmesi ve devamlılığı sağlanması Galatasaray'ın kaderi açısından çok önemli olacaktır. Zira bu gece "6 puanlık" bir galibiyet alındı ve Galatasaray böylesine bir avantajı bir kez daha kazanamayabilir. Umut&Elmander üzerinde durulmalı, Sneijder ile gol ortalamasının ne denli artacağı göz önünde bulundurulmalıdır. Kaderinizi siz yazmazsınız fakat o size yol ayrımlarında seçenekler sunar. Galatasaray, "tek ihtimali" olan seçeneğin peşinde gitti. Her zaman olduğu gibi...

18 Ocak 2013 Cuma

Kasımpaşa 2-1 Galatasaray | Hayırlı Mağlubiyet

Maksadım galibiyet günü sevgi sözcükleri yettiremediğim Galatasaray'ı, mağlubiyetinin ardından fütursuzca eleştirmek değil. Lâkin gözün gördüğü yanlışlardan, anlık başarılarla sıyrılmak, uzun vadede size hiçbir şey kazandırmaz. Galatasaray; liderliğin zevkine, Sneijder'ın hayallerine, Schalke maçının hayallerine kapıldı belki de bu gece. Hataları görmemek için daha onlarca bahane üretilebilir, lâkin hiç bir bahane sizin yaptığınız yanlışa, doğruluk niteliği kazandırmaz. Yarın Beşiktaş kazanırsa Galatasaray liderliği devredecek, daha iyi bir teklif gelirse Sneijder başka bir kulübe gidecek, böyle oynarsa Schalke'ye elenecek... Bir an önce çözüm yoluna gidilmezse, hatalarımızla çok ciddi bir şekilde yüzleşmek durumunda kalacağız.

Doğrusunu söylemek gerekirse devre arasına girilmeden evvel Galatasaray'ın çizdiği tablo, ortalama bir başarı adına tatminkâr bir tabloydu. Ünal Aysal yönetimi geldiğinden beri sahadaki takımın üzerine bir yıldız eklemek istiyordu ki Şampiyonlar Ligi'nde devam ediyor olmak, çok büyük bir kozdu. Üstelik ortaya atılan isim Sneijder'dı ve bu transferin ihtimali ortalama bir Galatasaraylıyı kör edecek cinstendi. Doğrusunu söylemek gerekirse, geldiği takdirde takıma seviye atlatacak bir futbolcu olduğu kesin. Lâkin tek eksik bu değildi. Devre arasına girilirken Gökhan Zan dışında alternatif bir stoperi yoktu Galatasaray'ın, Ujfalusi'nin form tutması çok zordu ki zaten tekrar sakatlandı. Takım açık bir şekilde ileride hiç bir şey üretemiyordu, bunun yanında Amrabat ve Aydın dışında kanatta denenen tüm adamların asli mevki kanat değildi. Fakat Galatasaray yönetimi attığı her adımda kelimenin tam anlamıyla bir ''Türk düşünce sistemi'' izledi. Geçici zaferlerin boyadığı gözler, Sneijder'la kapatıldı. Ve bugün Kasımpaşa maçına dek hiçbir imza atılmadı. 

Bu satırları okuyan herkesin maçı izlediğinden eminim. Bu sebeple maçın üzerinde durmaya pek yanaşmayacağım. Klasik Galatasaray hatalarından fazlası yoktu sahada. Futbol olarak, Kasımpaşa'yla baş edebilecek hiçbir şey yapmadı. Fakat Galatasaray, bu gece ''hayırlı mağlubiyetlerden'' birini kazandı. Az önce söylediğim gibi, Türk mantığı gereğince, senaryoların en kötüsünü görmeden, duruma müdahale etmek olur şey değildir. Fatih Terim'in bu gece kafasından geçebilecek en kötü senaryoyu yaşadığına hiç şüphem yok. İlk devre kazanılan hiç bir başarı, süreklilik kazanılmadığı takdirde 2. devrede takıma hiçbir şey katmayacak. Lâkin bu tek mağlubiyet, tüm devrenin seyrini değiştirebilecek. En azından buna bir taraftar gözüyle inancım tam. Oyunda değinmek istediğim bir iki nokta var ki, bunlar eksiklikten ziyade artık birer hastalığa dönüşmüş şeyler...

Galatasaray, Ujfalusi'nin ardından savunmada gelişigüzel hareketler dışında bir şey sergilemiyor. Muslera'nın önündeki dörtlünün, rakip hücuma çıkarken birbirini kollamadığı açıkça ortada. Sabri'nin iyi niyetini bir kenara bırakarak konuşmak istiyorum zira bu gece sahadaki en iyi futbolcu kesinlikle oydu, en azından Galatasaray adına. Dany, defansta çalıma giren, top kaptırsa da bildiğini okuyan mahalle maçı stoperlerine benziyor. Semih, öğreneceği çok şey olduğunu belli ediyor. Riera ise zaten açıktan dönme bir bek olduğundan böylesine eksik bir savunmada çok sırıtıyor. Devre sonu analizimde de söylediğim gibi Galatasaray savunması, bağıra bağıra bir stoper istiyor ki bu adamın Kjaer veyahut Serdar Aziz gibi birisi olması gerektiği kanaatindeyim. Buna ek olarak ''büyük yetenek Emre Çolak'ın'', yürümekten başka ne yaptığını anlayamadığımı söylemeliyim. Emre'nin, Aydın'a nazaran çok büyük bir yetenek olduğu aşikâr, lâkin hiçbir zaman Aydın olamayacak. PSV kulübünün alt yapı tesislerinin girişinde yazan, çok da beğendiğim bir söz vardır, durumu özetleyecektir sanırım. ''Çalışma, yeteneği yener. Eğer yetenek çalışmıyorsa.'' 

Bir Galatasaray taraftarı olarak, mağlubiyeti bu denli hayırlı bulacağım aklımın ucundan dahi geçmezdi. Fakat artık büyük bir yol ayrımında olduğumuzu da anlamak gerekiyor. Sneijder gelir veya gelmez, buna takılı kalmak, bizi çok daha geriye itecektir. Eksikler belli, yapılması gerekenler de gün gibi ortada. Ardına sığınılacak son bahane, Schalke maçı. Umarım, o güne varmadan yönetim bir farkındalık kazanır. Zira, çok iyi bitebilecekken çöpe gidebilecek bir sezonun arefesindeyiz. Sürdürülen Türk mantığından kurtulup, çözüm yoluna gidilmezse, Kasımpaşa'nın takıma yaptığı ihtar, kısa sürede ''olağanüstü hâl'' çanlarına dönüşecektir...

Galibiyetinden ötürü Kasımpaşa'yı ve Kasımpaşa'ya gönül vermiş olanları tebrik ederim.

6 Ocak 2013 Pazar

Oz Büyücüsü: Harry Kewell


Melahat Aliyeva'ya ithafen...

Türkiye’de taraftar gariptir. Messi’yi getirseniz, “Bu tıfılla mı şampiyon olacağız?” derler. Ronaldo’yu getirseniz, “Jöle parasını başka takımda kazansın.”der, burun kıvırırlar (kıvırırız).Çünkü, başarıya böylesine endeksli bir taraftar grubu için sahadaki futbolcu, onun en büyük sevdasıyla arasındaki en güçlü bağdır. Taraftarın takımı şampiyon olamıyorsa, sebebi futbolcudur. Şampiyon olduysa, zaten sadece işini yapmıştır. Fakat, O’nun hikâyesi biraz farklıydı. O Türkiye’ye geldiğinde, Galatasaray tarihinin en kötü döneminin arefesindeydi. Yeni transfer olan bir futbolcu için en kötü senaryo, hâl-i hazırda zaten başlamıştı bile. O, Galatasaray’ın en kötü döneminde, makus gidişatı değiştirememişti. Fakat onun ayrılığı, Hagi’den sonra ilk kez bir futbolcuya duyulan hisleri böylesine romantikleştirmişti. O, “kazandırmayan adamı” da sevileceğini öğretmişti. O’nun kim olduğuna gelince… Bu sorunun cevabını da yine en iyi o veriyordu: “My name is Kewell, Kewell from Galatasaray.”

Avustralya halkı için spor, kendilerini kanıtlamak adına en büyük şanslarıydı. Jeopolitik açıdan kelimenin tam anlamıyla bir “yalnız kıtaydılar”. Fakat buna rağmen açık hava sporlarında daima başarılı oldular. Bu ortam, genç Kewell’ın spora olan ilgi ve yeteneğinin ortaya çıkmasındaki en büyük etkendi. Kriket ve “footy” (futboldan bağımsız, kendine has bir oyundur) yegâne popüler sporlardı. Doğrusunu söylemek gerekirse Avustralya futbolda hiçbir zaman iyi bir görüntü çizemedi. Nitekim, okullar arası turnuvalarda ve mahalli takımlarda kendisini gösteren Kewell bir şekilde kendisini İngiltere’ye atmalıydı. Bir Avustralyalı futbolcu için sıradaki adım daima Sydney – Londra biletinden geçiyordu. Kewell’ın formasını giydiği Marconi yerel bir kulüptü, fakat başarıları ulusaldı. Bu bağlamda Kewell, takımı ile birlikte Tayland’a, İtalya’ya ve İngiltere’ye gitme şansına erişti. Bu onun Avrupa’ya attığı ilk adımdı. İngiltere’deki turnuvanın ardından, İngiliz futbolunda dönemin hatırı sayılır kulübü Leeds United onunla temasa geçti. Teklifin ulaştığı futbolcular arasında Kewell ve ileride birlikte Avustralya Milli Takım forması giyecek olduğu Brett Emerton da vardı. Lâkin Kewell’ın babası İngiliz vatandaşlığına sahipti. İngiltere’deki katı “kalıcı göç” kurallarındaki açıklardan biri de buydu. Bu sayede Kewell, 1995’te Leeds United alt yapısına geçti.

Kewell’ın sahip olduğu yetenekler yadsınamayacak kadar aşikârdı. Futbol tanrıları onun sol ayağına bildikleri her şeyi yüklemiş gibiydi sanki, bunun yanında durdurulamayacak kadar da süratliydi. İngiliz savunmalarını delmenin yolu da bundan geçiyordu. Rotherdam karşısında yaptığı hat-trick, aynı sezonda kazandıkları gençler seviyesinde FA Cup, onun A takıma bileti niteliğindeydi. Leeds, sol kanatta Kewell ve en ileride onun memleketlisi Mark Viduka ile Avustralya yapımı kurşun atan bir İngiliz SA-80 (Birleşik Krallık yapımı piyade tüfeğidir) gibiydiler.  Velhasıl, Kewell için tarihi buluşmanın vakti gelmişti. 1999-00’ sezonunda, UEFA Kupası şampiyonluğuna ulaşacak  Galatasaray’ın yarı-finaldeki rakibi, Leeds United’tı. Kewell, 90 dakikayı tamamlayamadan oyundan atılmıştı. Bu onun kariyerindeki ilk kırmızı karttı. O gece çıkacak bir çok olayın yanında, Kewell ismi işte bu gece ilk kez Galatasaraylıların zihnine kazınacaktı. Yıllar sonra onca teklif arasından ona Galatasaray’ı seçtirecek olan gece, işte bu geceydi.

Aynı sezonda “Yılın Genç Oyuncusu” seçilen, “Yılın Takımı’na” girmeyi başaran,  Kewell, bir çok Avrupa kulübünün merceğine girmişti. İtalyan devi Inter, Kewell için 25 milyon Sterlin’i gözden çıkarırken, Leeds bu rakamı elinin tersiyle itiyordu. Ertesi sezon Şampiyonlar Ligi’nde yarı-final oynayan Leeds için bu devir sona erecekti. Birçok gereksiz harcamanın ardından patlak veren mali kriz, onları bir borç batağına sürüklemişti. Rüya son bulmuştu. Leeds küme düşerken, sakatlık riskine rağmen Liverpool, Harry Kewell’ı bedelsiz olarak kadrosuna katıyordu. Ne var ki geçirdiği bu ilk ciddi sakatlık, onun peşinde yıllar boyunca dolanan bir kara buluttan başka bir şey olmayacaktı.

Milan, Chelsea, Manchester United gibi kulüplerden teklif almasına karşın Kewell, yıllardır şampiyon olamayan Liverpool’u seçerek tüm otoriteleri kontrpiyede bırakmıştı. Diğer tüm kulüpler Liverpool’dan iyi teklif veriyordu, daha iyi duruma sahiplerdi. Yetenekleri bir yana, kronik bir sakat olabilirdi. Fakat kelimenin tam anlamıyla bir beyefendiydi. Romantikliğiyle ünlü Liverpool taraftarının onu bağrına basması zaten bazı şeyleri özetler nitelikteydi. Üstelik onu sevmek için çok daha güzel bir sebepleri olacaktı. Liverpool formasıyla ilk golünü Merseyside derbisinde Everton’a karşı atan Kewell, tam bir Liverpoollu sayılabilirdi. Owen, Heskey, Gerrard, Smicer, Hamannlı Liverpool’un bir parçası olmak, tarif edilemez bir tecrübeydi. Kader de bir yandan ağlarını örmeye devam ediyordu. Galatasaray’ın ardından, Kewell’ı “Galatasaray’dan Kewell” yapacak olan 2. buluşmanın vakti gelmişti. Bir Liverpoollu için tarihin en güzel zamanıydı. Türkiye’deki binlerce insanı bir anda Liverpool taraftarı yapacak o gece gelip çatmıştı. 2005 Şampiyonlar Ligi Finali…

Milan karşısında 3-0 mağlup duruma düşen Liverpool, devre arasının ardından durumu 3-3’e getirip, penaltılarla kupaya uzanırken Harry Kewell, bu başarıyı yakalayan ilk Avustralyalı futbolcu olma şansına da erişiyordu. Üstelik böylesine önemli bir maçta, sakatlık yaşayan Hamann yerine defansif orta saha oynamıştı. Sorun değildi. Çünkü hayata dair hiçbir seçimini para için yapmamış bir adam için, sahadaki mevkisinin bir ehemmiyeti yoktu. Zamanı geldiğinde Kewell, Galatasaray’da stoper oynayacaktı. Fakat bunca yeteneğine rağmen, sakatlığa çalım atması imkansızdı. Ne kadar çabalarsa çabalasın, 90 dakikayı üst üste 2 hafta çıkaramayacak duruma geldiği oluyordu. Belindeki sakatlık onun süratine de dem vurmuştu. Fakat buna rağmen kimse çıkıp onun gitme ihtimalini konuşmuyordu. Yazının başında da bahsetmeye çalıştığım gibi. Bazı futbolcuları özel kılan bir çok sebep vardı. Kewell, bir futbolcudan çok bir emekçi gibiydi. Ne pes ediyordu, ne de naz yapıyordu. Fakat buna rağmen artık sıradan bir maçta bile kadroya girebilecek kapasitede değildi. Tam formunu yakalayacakken, yeniden sakatlanıyordu. Liverpool’da 3 sezonu bu tür şeylerle boğuşarak geçmişti. Anfield kolay kolay böylesine bir futbolcunun vedasını kabullenmezdi lâkin, “demir alma günü gelmişti”.

Ne forma şansı, ne de yeni bir sözleşme imkanı bulabilen Kewell için zaman da akıp gidiyordu artık. O, sıradaki imzasını Galatasaray’a atarken, Leeds United taraftarları onu bir kalemde silecek kadar vefasızdı. Fakat o, Leeds United’ta giydiği ilk numara “19” olduğu için, Galatasaray’da bu formayı terletmeyi seçecek kadar büyük bir adamdı. Haldun Üstünel’in kişisel transfer başarılarından biri de Kewell olacaktı. İlk maçına Kayserispor karşısında çıkan Kewell, 66. dakikada oyuna girip, 20 saniye sonra da dokunduğu topla parçalı formayla ilk golünü atıyordu. Türkiye’ye yeni gelmiş bir oyuncu için daha iyi bir senaryo olamazdı. Bu gol aynı zamanda, onun Galatasaray’da kazandığı tek kupa olan Süper Kupa’nın da habercisi olacaktı. Türk basını tetikteydi. Mantık şuydu: “Bu adam çok sakatlanıyor, sakatlanırsa bize ekmek çıkar…” şans bu ya, gerçekten de istedikleri olmuştu. Kewell hafif bir sakatlık geçirmiş, basın çılgınca eleştirmeye başlamıştı. Fakat Kewell çıkıp tek kelime konuşmayacak veya oyuna küsmeyecek kadar beyefendiydi. Futbolcu dediğin, sahada cevap verirdi. Kaçırdığı maçların ardından Bordeaux maçıyla sahaya dönen Kewell, 35 metreden öylesine bir gol atmıştı ki, 90 köşesinin tozunu almıştı adeta. Benim de içinde bulunduğum bir çok Galatasaraylı için o gece maçı anlatan Kanal D spikerinin “Keweeeaaaallllll” naraları, hâlâ kafamın bir köşesinde yankılanır durur. Son 16’da Hamburg karşılaşmasında takım onlarca sakatla boğuşurken, Bülent Korkmaz’ın isteğiyle Kewell, böylesine bir maçta stoper oynayacaktı. Böylesine bir hırs, sadece şu cümleyi akla getirebilirdi: “Basın yalan yazıyordu…”

Ertesi sezon Frank Rijkaard ile Galatasaray sezona harika başlamıştı. Kewell’ın yanında Keita, Elano, Baros, Nonda, Arda ilk 5 hafta sonunda, gol rekoru hayalleri kurdurtan bir takım görüntüsü vermişti. Lâkin, evdeki hesap çarşıya uymayacak, Galatasaray tarihinin en kötü dönemine böylesine hayallerin ardından girecekti. 28 maçta 14 gole ulaşan Kewell, kariyerinin en başarılı sezonlarından birini geçirse de, aynısını Galatasaray için söylemek güçtü. Ligin 3. bitirilmiş, Rijkaard da görevde kalmıştı. Yapılanma sürecinde olan bir takım için, zor da olsa kabullenilebilir bir durumdu. Lâkin, ertesi sezon bir Galatasaraylı için tam bir hayal kırıklığıydı. Takım tam 3 teknik direktör değiştirmiş, lig de 8.  tamamlanmıştı. Bu, en kötü Galatasaray performanslarından biriydi. Fakat buna rağmen, Galatasaray taraftarı alışılmamış şekilde hareket ediyordu. Türkiye gibi bir yerde böylesine rastlamak çok güçtü. Hagi bir idoldü, bir dönüm noktasıydı, bir nirvanaydı Galatasaray için. Taraftar ondan sonra ilk kez bir futbolcuyu böylesine sahiplenmiş, bağrına basmıştı. “Tüm takım dağıtılsın, Kewell” kalsın görüşü hakimdi bir çoklarında. Sevginin de karşılıklı olanı güzeldi. Kewell da aynı sevgiyi taraftara duyuyordu. Bir basın toplantısında “Benim adım Kewell, Galatasaray’dan Kewell…” diyecek, ona yönetimin yaptığı tüm vefasızlıklara rağmen o da taraftarı bağrına basacaktı. “I love you Hagi’den” sonra ilk kez bir futbolcu için tribünler hep bir ağızdan bağırıyordu. Kewell gol atınca Boney M.’in efsanevi şarkısı “Daddy Cool” hatırlanıyor, “Oz Büyücüsü’ne” selam duruluyordu.

Kewell, gitmesi gerektiğinin farkındaydı. Bazen sevgi bunu gerektirirdi, istemeseniz de gitmenizi isterdi sizden. İşte böyle bir şeydi onun vedası. Onu Avustralya’ya uğurlamak olacak şey değildi. Taş yerinde ağırdı belki de. O gittiği her yerde sevilmiş, gördüğü hiçbir yönetim ona sahip çıkmamıştı. Yine böyle oluyordu. Fakat, bazı şeyleri zaten yönetimler anlayamazdı. Taraftar ve futbolcu arasındaki kutsal ruhtu bu. Kewell, Galatasaray’a kupalar kazandırmamıştı. Gol kralı olmamıştı. Sadece 3 sene burada kalmıştı fakat giderken uzun yıllar unutulmayacak bir şeyi de öğretmişti: Kazandırmayan adam da sevilirdi. Belki de bu yüzden, "En büyük hayalim, Galatasaray teknik direktörü olmak." diyordu Kewell. Affınıza sığınarak Galatasaray sonrası neler yaptığını yazmayacağım Kewell’ın. Çünkü o benim gözümde hep “Galatasaray’dan Kewell” olacak.

Günün birinde tekrar görüşmek dileğiyle Parçalı’nın Büyücüsü.

24 Ekim 2012 Çarşamba

Galatasaray 1-1 CFR Cluj


Büyük umutların, özlem dolu hayallerin sahaya yansımasıydı Galatasaray'ın bu sezon Şampiyonlar Ligi'ne geri dönüşünün hikâyesi. Zira UEFA Kupası zaferiyle övünülerek geçen yılların ardından, sahne artık Galatasaray'ın tekrar ışıklar altına inmesini bekliyordu. Belki de bu büyüleyici atmosfer, 23 ekim gecesi sahaya düşen yağmur taneleri gibi ansızın gitti gözler önünden, bizler de biraz olsun gerçekleri görebildik...

Sahaya çıkan kadro, oynanan futbol veya tribünlerden ziyade değinmek istediğim ilk nokta, tüm olumlu işleri, Galatasaray'ı içine çeken bir bataklık haline getiren saha zemini... Bunca hayali gerçekleştirmek adına sahaya iniyorsun, arkanda 35.000 kişi önünde de kazanman gereken bir maç var, gel gör ki bir zamanın Avrupa fatihi maçını cehennem değil, bir olimpik havuzda oynuyor! Futbolun gerçekleri de, yeşil çimlere düşen yağmur taneleri gibi berraktı dün gece. Futbol sadece sahada bitmiyordu, milyon dolarlık futbolcuların işi miydi burada oynamak? Kim ne derse desin, dün gece tüm istatistikleri bozguna uğratmış Galatasaray'a "dur" diyen ne Cluj'dü, ne de bir başkası... Galatasaray, kendi bataklığında boğuldu. Milyon dolarlık Arena, ne suyu boşaltabildi, ne de buna çözüm bulabildi. 2012 yılında sular, çekçek yardımıyla süpürüldü... Bu maçı devam ettirmek niyetindeki hakem heyetineyse sözüm yok... Bahaneler ardına sığınmayalım yahu(!)

Sahaya çıkan ilk 11, kesinlikle hatalarından ders almış bir Galatasaray'ın göstergesiydi. Sabri ve Engin ilk 18'e alınarak belki de sezon boyunca ilk defa kulübeye gerçek anlamda "kan" gelmiş, sol bekte olması gereken adam Riera denenmiş, uçtaki ikili de Elmander-Umut ile oluşmuştu. Teknik heyet ve hoca, Cluj'ü hatim etmişti besbelli. Çünkü, denenebilecek en iyi kadro sahadaydı. Zaten kendi liginde, hatta kendi evinde de eli kolu bağlı olan Cluj, böyle bir atmosferden puanla çıkmamalıydı... En azından, oluşan tablo bunu gösteriyordu, tablonun üzeri de "ıslandı" dün gece, tüm renkler birbirine karıştı.

Cluj, hızlı bir atakla maça başlasa da, oyunun hakimi ilk 20 dakika için kuşkusuz Galatasaray'dı, bu zaten alışılmış senaryoydu. İlk pozisyonu vermeden Galatasaray'ın gole gittiğini bu sezon uzun zamandır da izleyememiştik, ne yazık ki senaryonun devamı da öylesine tanıdıktı ki, izleyenlere Ordu, Es-Es, Braga ve hatta ucundan bir Gençlerbirliği maçı özeti tadını da verdi... Zaten oyun kurmakta zorlanan Galatasaray, rakibinin en büyük zaafı olan kanat savunmasını da zeminin azizliğinden delemedi. Öyle ki, bir çok pozisyonda topu alıp Allah ne verdiyse gitme düşüncesinde olan Amrabat, bir çok kez koşusuna topsuz devam etmek zorunda kaldı. Topun niyetleri arasında gitmek pek yoktu... Ceza sahasına girememesine alıştığımız Galatasaray bir de kanatlardan da Allah'ın emriyle çökünce, alışılagelmiş o sonuçlandırılamayan boğucu baskı da yerini senaryonun bir sonraki safhasına bıraktı: Kontra ataktan yenilecek gol... Belki de sahanın tek kuru yanı olan Braga'nın sol kanadından sürüklenen top Eboue'nin ortaya ısrarla müdehale etmemesiyle ceza sahasına doğru yöneldi, taca çıkan orta maçın en talihsiz adamlarından Dany'nin sihirli dokunuşu senaryoyu perçinledi, Galatasaray bir kez daha domine ettiği ilk dakikaların ardından hızlı hücuma mağlup olup topu ağlarında görecekti...
Amrabat'ın ayakta duramaması, ısrarla tıkanan Hamit'in kanadından denenen hücumlar.. Bir de üzerine Galatasaray'ın sağ kanadının gölete olan dönüşümünü tamamlaması.. Sakatlık kaçınılmazdı. Nitekim öyle de oldu, Hamit zemine kurban edilirken yerine oyuna alınan Burak da yokları oynayacaktı, en azından belli bir süre... Fakat değinmek istediğim asıl nokta Elmander. Sakatlıktan dönen bir futbolcu düşünün... Kırk yıllık Galatasaraylı gibi sahaya çıksın mücadele etsin, üzerine kaşı açılsın, devam etsin... Oyunu tamamlayamamış olabilir fakat Galatasaray kazanamadıysa bunun sebebi Elmander'i de zemine kurban edişindendir, her zaman arkasında durduğum bir şekilde Elmander, görünmeyen istatistiklerde Galatasaray'ı taşımaya devam ediyordu, edemedi...

2. yarı Galatasaray rakip kaleyi ablukaya almaya devam etti, saha biraz daha kötüydü ama amaç yolunda bir çok araçtan vazgeçmekte Türk mantığıydı, futbolcular Melo'sundan Semih'ine kadar bu mantıkla mücadele etti, sakatlanma uğruna en azından bir puan için oynadı. Bu, dün gecenin takdire şayan mücadelesiydi. İnkar edilemezdi, rakamlar da bunu gösteriyordu... "Rizeli" Amrabat'ın 8 milyonu hak ettiğini kanıtladığı gece yaptıkları, tek kelime ile bir Galatasaraylı'nın işiydi. Futbolcuların kazanmak istediği ortadaydı, ellerinden geleni de yaptılar doğrusu. Rakamları tek tek saymak istemiyorum. Sabri'nin tüm sezon oynamamasına rağmen, formaya küslük olmayacağını bilmesi de en duygulu anlardan biriydi. 73 orta açan Galatasaray, Burak'ın kafasıyla beraberlik golünü buldu. Tüm emeklerin karşılığı bu değildi lakin en azından bununla yetinilebilirdi...

Tüm bu eleştirilerin uzağında, bir Galatasaraylı olarak eklenilmesi gerektiğini bildiğim bir ayrıntı var. 2000 yılında Galatasaray, UEFA Kupası'nı kazandığında, ilk 3 maçında tıpkı bugüne benzer bir senaryoyla sadece 1 puana sahipti. Takımın başında yine Fatih Terim, sahada da dün geceki gibi kazanmaktan başka yol bilmeyen 11 yürek vardı. Kötü oynayıp kazanmaktansa, iyi oynayıp böyle mağlup olmak yarınlara dair en güzel umudun kaynağı şüphesiz. Zaten ne formaya, ne de takıma küslük olmayacağını hepimiz iyi biliriz. Galatasaray'ın olduğu yerde umut vardır, gerisi ise teferruat! 

10 Eylül 2012 Pazartesi

Hazırlık Maçı | Kartalspor 0-2 Galatasaray



Milli maç arasından arasından faydalanmak adına Galatasaray, 2. hazırlık maçında İstanbul ekiplerinden Kartalspor ile karşılaştı.

Maça yeni transferler Cris ve Furkan Özçal'ın yanı sıra ilk 11'de şans bulamayan futbolcuların da performanslarını sahada görmek düşüncesiyle başlayan Galatasaray; Ufuk, Sabri, Cris, Gökhan Zan, Çağlar, Furkan Özçal, Yekta, Melo, Engin, Amrabat ve Sercan ilk 11'yle sahadaydı.

Kartalspor maça kendi seyircisi önünde etkili başlamak istese de, Galatasaray savunmada sağlam oyunuyla Kartal hücumlarını savuşturdu.

Üst üste hücumların ardından köşe vuruşunu kazanan Galatasaray, Amrabat'ın sol taraftan kullandığı korner sonrası arka direkte Felipe Melo'nun dokunuşuyla golü buldu, 1-0 

Golden sonra Amrabat önderliğinde şekillenen Galatasaray atakları ve rakip sahada baskı ile maça ağırlığını koyan bir Galatasaray vardı. Yekta, orta sahada kazandığı topu sol kanatta Amrabat'la buluşturdu, kaleyi düzgün bir şutla bulan Amrabat farkı 2'ye çıkarttı, ilk yarı da bu skorla sona erdi 2-0
2. yarıya Ufuk - Eray İşçan değişikliğiyle başlayan Galatasaray, kontrollü oyununu sürdürdü. Kartalspor bu dakikalarda önde baskı yapmaya çalışsa da Galatasaray oyundaki ağırlığını korumayı başardı.

Yeni transfer Furkan'ın oyundan çıkarken yerine genç oyuncu Berk İsmail Ünsal dahil oldu, hemen sonrasında Sabri'nin kullandığı serbest vuruşta Erşen'in iyi kurtarışı sonrasında kontra atağa çıkan Kartalspor, Ferdi'nin pasında Erhan'la gole yaklaştı. Fakat top direkten döndü.

Sercan bu pozisyondan sonra oyundan alınırken yerini Ceyhun Gülselam'a bıraktı. Kartalspor'da üst üste 2 pozisyonda genç kaleci Eray'a takılınca 65. dakikaya 2-0'lık skorla girildi. Bir diğer oyuncu değişikliğinde de Melo yerini Benfica maçından sonra beklentileri üzerine toplayan Mertan'a bıraktı.

Duran top sonrası ceza sahası dışından sol ayağıyla bir plase denedi, güzel vuruşu sonrası kaleci Erşen'in de güzel kurtarışı sonucu 76. dakika da böyle geçildi.

Engin oyundan çıkarken yerini Hüseyin Tokmak'a bıraktı.

Milli takım arasındaki 2. maçından 2-0'lık sonuçla galip ayrılan Galatasaray'da yeni transferler Cris ve Furkan tatmin edici performanslar gösterdi. Amrabat artık ilk 11 başlamasını kanıtlar nitelikte bir futbol ortaya koyarken Sercan etkisiz kaldı. Genç oyunculardan umduğu verimi aldı Galatasaray ve gelecek için de umut saçtı.