20 Haziran 2013 Perşembe

Herkes futbol oynar, adamlar hatırlanır: Pavel Nedved


* Göksel Korkmaz’a ithafen. Gecikti, kabul. Affola.

“Futbol, fena hâlde hayata benzer” derler. Futbolla ilgili yapılmış tespitlerin belki de en anlamlı olanı belki de budur. Çünkü bu tespit, futbola dair yapılmış her şeyin karşılığının sadece para olmadığının göstergesidir. Bu yüzden bir taraftarın takımına dair hissettiklerinin karşılığını “O takım karnını mı doyuruyor senin?” sorusuyla bulamazsınız. Futbol gerçekten de karın doyurmaz. Siz bir deplasman uğruna kilometreler kat ederken, muhtemelen üzerine para da kaybedersiniz. Ama futbol, gönül doyurur. Para iş değildir, sevdadandır. İşte bu sebeple  herkes futbol oynayabilir ancak sadece adamlar hatırlanır. Taraftarlar gönlünü doyuran futbolcuları severler. Kötü günde de yanlarında olanı. Onlar için bir sevgili olanı…

Pavel Nedved, tarihin son çok uluslu devletlerinden birinin topraklarında, 1972’de Çekoslovakya’da dünyaya geldi. II. Dünya Savaşı’nın ardından Doğu Bloğu’na katılan Çekoslovakya, yavaş yavaş yolun sonuna geliyordu. Demokrasi büyürken, bu türden bir devletin ayakta kalması imkansızdı. İşte Nedved, Çekoslovakya’nın tam da bu yıllarında dünyaya gelmişti. Belki de çocukluğunun bu dönemi, ileride vereceği kararlar açısından kritikti. Tarihin en büyük süper güçlerinden birisi olan SSCB’nin sonunu görmüştü. Yıllar sonra da İtalyan futbolunun en görkemli kulübünün de dibe vuruşunu görecekti.

Çekoslovakya’nın dağılmasının ardından Çek Cumhuriyeti forması giymeye başlayan Nedved, Çeklerin unutulmaz EURO 96’ macerasının kilit adamlarından birisi hâline gelmişti. Turnuvada finale giden ekip, 14 Haziran 1996 gecesi, İtalya’yı grup aşamasında 2-1’le geçerken, Çeklerin ilk golü henüz 4. dakikada Nedved’den gelecekti. Bu, İtalya için büyük bir yıkımdı çünkü o golün averajı, onları grup aşamasında evlerine gönderirken, Çek Cumhuriyeti’ni turnuvada finale kadar taşıyacaktı. Aynı zamanda o gol, Nedved’in kaderi niteliğindeydi.  İtalyanlar canlarını çok yakmış bu çocuğun ismini unutmamış olacak, onu aynı yıl apar topar başkent ekibi Lazio’ya getireceklerdi.




Lazio tarihinin en unutulmaz dönemlerinden birisini yaşarken sahanın sol ileri köşesinde Nedved, inanılmaz bir performans sergiliyordu. Hızlı ve aynı zamanda top tekniği olağanüstü bir futbolcu olarak, bu başarıda pay sahibi olmaması imkansızdı. Nedved’in çok yüksek bir gol yüzdesi yoktu. Örneğin, ilk sezonunu 7 golle tamamlamıştı fakat Lazio atakları daha çok onun kanadından olgunlaşıyordu. Bu da onun takımdaki yerini gittikçe daha sağlam hâle getirdi. Ertesi sezon takım İtalya Kupası’nı kazanırken, aynı zamanda UEFA Kupası’nda finale kadar yükselecekti. Bu da başkent ekibine, İtalya’da ciddi şekilde söz sahibi olma imkanı kazandırmıştı. Futbol, Juventus ve Milan’ın tekelindeydi. Ne var ki, bu kulüpler o kadar büyük söz sahibiydi ki, bazı pis kokular artık fark edilmemesi imkansız olacak kadar yoğundu.

Takip eden sezonda Lazio, UEFA Kupa Galipleri Kupası finalinde Mallorca’yı 2-1’le geçerken Nedved, skoru tayin eden golü atmıştı. Lazio giderek daha iyi duruma geliyordu. Ertesi sezonun başında Manchester United’ı geçerek UEFA Süper Kupası’nı kazanmışlardı. Ardından Serie A ve İtalya Kupası şampiyonlukları da gelecekti. Lazio’nun Juve ve Milan’ın tekeline çomak sokması, bu kulüpleri yöneten “iyi görünümlü kötü adamları” oldukça düşünceli hâle getirmişti. Lazio da bunun farkında olacak, Nedved ve Veron’un sözleşmelerini yenilemişti. Fakat, Lazio başkanı Sergio Cragnotti, tarihi bir hata ile gözünü boyayan para karşısında teslim bayrağını çekmiş, bu iki oyuncunun satışına onay vermişti. Taraftarlar çılgına dönmüştü ama imzalar çoktan atılmıştı. Juventus’u yöneten Agnelli ailesi, kaleyi içten fethetmenin bir yolunu bulmuş gibi gözüküyordu. Pavel Nedved, 41 milyon Euro’ya artık Juventus forması giyecekti.


Nedved transferinin mali kaynağı, kulübün Zidane’ın satışından elde ettiği olağanüstü gelirdi. Ve artık ondan, Zidane’ın boşluğunu doldurması bekleniyordu. Zidane’ın boşluğunu doldurmak…  İmkansıza yakın bir şeydi. Üstelik teknik olarak, bu görevi üstlenebilecek bir futbolcu, futbol tarihinde bile parmakla gösterilecek kadar azdı. Nedved, yine de Juventus için asla kötü bir transfer olmadı. Zidane’ın boşluğunu doldurup doldurmamış olması tartışmaya açık bir konu elbette ama Juventus taraftarlarının “gönlündeki boşluğu” doldurduğu kesindi.

Nedved, Juventus’un İtalya içinde ipleri Lazio’dan alışında saha içinde önemli bir rol üstlenecekti. Fakat Agnelli ailesinin kazandıkları, harcamaları ve Juventus’un hakemler üzerindeki etkisi ülke içerisinde ciddi şekilde sorgulanmaya başlamıştı. FIAT’ın yönetimini de elinde bulunduran Agnelli Ailesi, yıllar sonra FIAT’ın Juventus’un “rüşvet işlerine” tamı tamına 35 milyon Euro akıttığını itiraf edecekti. Onları elbette bu kadar süre dokunulmaz yapan, İtalya’da iktidarı elinde bulunduran Berlusconi’nin en az onlar kadar pis bir adam oluşuydu. Fakat, tüm bunlar yıllar sonra gerçekleşecekti. Juventus o yıllarda insanlar için hâlâ sadece “pis kokan bir kulüptü”.

Fakat Nedved, böylesine kötü bir değirmenin içerisinde taraftarlar için, onun gibi İtalya’da forma giyip uyruğu Avrupa Birliği’ne bağlı olmayan futbolcular için önemli bir karakterdi. İtalyan kulüpleri, her yıl sadece 2 kez Avrupa Birliği’nden olmayan oyuncuları transfer edebilir. (Merak etmeyin, bizimki kadar berbat bir kural olamaz) Nedved’in döneminde de bu kural geçerliydi. Fakat bu düpedüz “üstü kapalı bir ırkçılıktı”. Nedved bunu protesto ederek İtalya Futbolcular Sendikası’ndan ayrıldı. Bu hareketi kuralı değiştirtmeye yetmedi ama, kuralın yanlışlığı onu bir isyankârdan çok hakkını arayan bir insan yapmıştı.

Takip eden yıllarda Juventus üst üste iki kez Serie A’yı kazanarak kendi tekelini yavaş yavaş tekrar hakim kıldı. Nedved de bu başarının en önemli paylarından birini üstlenerek Avrupa’da Yılın Futbolcusu seçildi. Takip eden sezon ise onun için tam bir hayal kırıklığı olacaktı… Dizinden geçirdiği sakatlık, onu futbolu bıraktırmasını gerektirecek kadar zorluyordu. Sakatlıktan dönüşünün ardından 2005 ve 2006’da gelen Serie A şampiyonlukları, uzun zamandır İtalyan futbolundaki kötü kokuların da sonu oldu. 2006’da patlak veren Calciopoli skandalının ardından bu iki şampiyonluk Juventus’un elinden alındı ve Yaşlı Kadın gözünün yaşına bakılmadan Serie B’ye düşürüldü. (Juventus, İtalya’da Yaşlı Kadın olarak bilinir)

Juventus için yaprak dökümü gerçekleşiyordu. Thuram, Ibrahimovic, Cannavaro gibi birçok yıldız takımı apar topar terk etmişti. İşte bu noktada, yazının ilk paragrafında bahsetmeye çalıştığım şey gerçekleşti. Nedved, takımdan ayrılanları kesin bir dille yerden yere vururken, bir yandan da taraftarın gönlünü doyuruyordu. “Bir takımdan herkes gidebilir…” diyordu Nedved, ardından cümlesini ayrılacağına dair iddiaları kesin bir dille yalanlayarak tamamlıyordu “… geriye sadece adamlar kalır.” Bu, bir taraftar için tarifi mümkün olmayan bir söylemdi. Futbol bu kadar parayken, Agnelli ailesi Juventus’un en dibindeki duyguları bile pislikle sıyırmışken,  bir futbolcunun söylemi bir taraftarı en fazla bu kadar derinden etkileyebilirdi. Yaşlı Kadın’ın bile gözleri dolmuştu sanki. Del Piero gibi, Buffon gibi, Nedved gibi dünyanın en güzel beyefendilerinden bazılarına sahip, yaşlı, suçlu ama şanslı bir kadındı artık Juventus. Nitekim Yaşlı Kadın’ın ellerinden tutan bu beyefendiler, onu bir kez daha İtalyan futbolunun zirvesine, Serie A’ya çıkaracaktı. Fakat Nedved için yıllar, Juventus’a davrandığı kadar insaflı davranmamıştı. Sonuç itibariyle, sadece bir şarap yıllandıkça kıymetlenirdi. İnsanoğlu yıllandığı vakit, özlem duyduğu şeylerin yanında olmak isterdi. Nedved de istiyordu. Bir futbolcu için ailesine vakit ayırmak, çok zor şeydi doğrusu. Üstelik burada görevini de tamamlamıştı sanki. Zidane’ın yerini doldurmak bir yana, Juventus taraftarlarının gözünde yeri dolmayacak yegâne adamlardan birisi artık Nedved’di.


2009, Juventus formasıyla 249 maça çıkan Nedved’in veda yılıydı. Fakat asla bir terk etme söz konusu değildi. Nedved gibi beyefendiler, yaşlı bir kadını terk edemeyecek kadar vefalı olurdu zaten. Nedved’in ayrılışını paraya bağlayanlar olmuştu. Böyle bir vefa hikâyesi için, ne de kötü bir yakıştırmaydı. Nedved sadece diğer ailesinin yanında olması gerektiğini hissetmişti. Zaten sol kanadı aşındırmak için artık nefesi de yetmiyordu. Ve Nedved, gerçekten de haklıydı. Sadece adamlar kalırdı. Futbol, dünyanın en büyük meselesidir. Milyonlarca insan aynı topu tekmeliyorken, hepsinin anımsanmaması da bundandır. Çünkü, Nedved’inkine benzer bir söylemle “Herkes futbol oynayabilir, sadece adamlar hatırlanır.”

* Ufak bir rica: Uzun zamandır bu tip bir yazı yazmamıştım. Okuyanların tepkileri benim için çok önemli. Okuduktan sonra, yorumunuzu Twitter’da bana “menşınlayarak” yaparsanız sevinirim.
Futbolla kalın. 

10 Mayıs 2013 Cuma

Ayinesi nedir kişinin?




Ülke olarak yıllardır aynı şeyi geveliyoruz. “Avrupa futbolu çok güzel, çok hoş. Bak adamlar ne güzel oynuyor, bak gencecik çocuklar neler yapıyor…” 150 yıldır Avrupa’yı, 40-50 yıldır da Avrupa futbolunu örnek alan bir ülke olarak, işin teori kısmında gerçekten şahaneyiz. Çünkü, Türkiye’de 4 büyüklerin başına geçen her hocanın ağzından “Biz şampiyon olacağız. Gençlere de önem vereceğiz” cümlesini duymak oldukça mümkün. Zaten, işin pratik konusundaki sıkıntısı da, bu cümlenin içinde yatıyor.  Zira Türk futbolunda genç yetenekler hep, “dahi anlamında”… Ve bu, olayın sadece ilk örneği. Aynı şekilde, 1. Lig’e yükselen takımların teknik direktörlerinin en az %90’ı, ilk 5 yılda ligde kalıcı olacağını iddia eder ve ardından Avrupa’ya gideceğiz diye de ekler. Sonucun ne olduğunu zaten hepimiz az çok biliyoruz. Sezon öncesi ilk basın toplantısındaki şahane teoriler, pratik kısımda yine çaresizdir. Tüm sorunlarımızın dermanı olarak gördüğümüz Avrupa, işte tam da bu noktada sunduğu en mükemmel örneğin koltuğunu devrederken, üzerinde çok fazla düşünmemiz gereken bir ders daha verdi: Manchester United, Old Trafford’da bir devri açıp kapatan, “Rüyalar Tiyatrosu’na” ancak rüya olabilecek kadar güzel şeyler yaşatan Sir Alex Ferguson’ın yerine David Moyes’u getirdi…

Bizde bir atasözü vardır: “Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz” der. Tek cümleyle durumu özetleyen atasözlerinden birisidir. Fakat, buradaki “iş” kavramı nedir? Bir teknik direktörün asli görevi “şampiyon yapmaksa” Wenger musluk tamircisi midir? Ferguson’ın varisi Moyes, simitçi midir? Burada çuvaldızı kendimize batırmamız gerekiyor. Ayinesi nedir kişinin? Doğru ölçütler nelerdir? Moyes ile Ferguson’ı ve onların tüm emsallerini bu kadar değerli kılan, bizde hayal kırıklığı yaratan teknik direktörlerin problemi nedir? Bunu anlamak için, Ferguson, Moyes ve onlara en çok benzeyen adam olan Wenger’in, hangi ortak paydada birleştiğini bilmek gerekiyor.



Kupasal anlamda baktığımızda, içlerinden bizi tatmin edebilecek tek adam Sir Alex Ferguson. Zira, United’da geçirdiği 26 yıl boyunca 32 kupa ile, size parmak hesabıyla sayarken bile kontrol edecek kadar çok zaman geçirtiyor. Fakat Wenger ve Moyes için aynı şeyi söylemek pek mümkün değil. Wenger, Arsenal ile geçirdiği 17 yıl boyunca 11 ve Moyes, Everton’ın başında geçirdiği 11 yılda hiç kupa kazanamadı! Demek ki, aradığımız ortak payda bu değil. Türk futbol kamuoyunun ölçütlerine göre, kupasal bir sınavda testi geçebilen tek teknik direktör, Sir Alex Ferguson. Wenger, “zeki ama çalışmayan”, Moyes ise tembel öğrenci! Ya da, sınavda bir problem var…

Diğer ölçüt ise genç yetenekler… Bu biraz daha “teorik” bir ölçüt kalıyor bizde. Zira, ilk sınavı geçtiyseniz, bunun pek önemi yok! Fakat yine de bakalım…

Ferguson, 26 yıl boyunca Beckham’dan Ronaldo’ya, Rooney’den Chicharito’ya, Giggs’ten Keane’e birçok yıldızı futbol dünyasının zirvesine çıkarttı. Wenger ise, dünya üzerinde bu sınavı verebilecek en iyi öğrenci olduğunu onlarca örnekle gösterdi. Dünyanın dört bir yanından getirdiği yeteneklerin her biri, Arsenal’in kapısından ayrılırken memnun kalmadıkları tek şey, kupa kazanamıyor olmalarıydı. Fakat ne olursa olsun Fabregas, RVP, Song, Nasri, Wilshere, Walcott ve daha niceleri (Gerçekten de niceleri… Ferguson’ın kupalarını sayamayan arkadaşlar, buna hiç kalkışmasınlar!) onun elinden dünyaya sunuldu. Moyes’a gelince… Kısıtlı bütçesiyle, daima elinden gelenin en iyisini yaptı. Fellaini, Arteta, Jelavic, Cahill gibi yeteneklerden maksimum verimi sağladı. Bunu sağlayabilmek adına, Football Manager’in yapımcı şirketi SEGA ile bir sözleşme imzalayıp, onların alt yapısını kullanacak kadar ileriye gitti ve şampiyonluk kadar önemli bir şeyi kazandı: devamlılık. Bu sonuçlarla, teknik direktörlerin üçü de sınavı geçti. “Genç yetenekler” ölçütü, üç teknik direktörün ortak paydalarından birisi.

Sonuncu ölçüt ise devamlılık. Bu noktada, bu 3 adamı değerlendirmek, küfür gibi olacağından hepsinin tam puan aldığını söylemek gerek. İngiltere Premier Ligi’nin müdavimi olan bu adamların, gerçekten de o koltukta oturmalarının sebebi de işte bu ortak paydalarında gizli. Bu yüzden Manchester United’ın Moyes tercihi, eleştirilemeyecek kadar doğru. Çünkü, doğru olan ölçütleri kullandığınızda Moyes’un en ideal adam olduğunu görüyorsunuz. 

Fakat ne yazık ki, eğer sınav Türkiye’de yapılmış olsaydı sınavı sadece Ferguson geçebilecekti. Çünkü, şampiyon olmadığınız takdirde “yönünü 50 yıldır Avrupa’ya çevirmiş” olan ülkemizde diğer ölçütlerin hiçbir önemi yok. Ne yazık ki biz, doğru şeyleri görebilmek adına yıllardır yanlış “ayineyi” kullanıyoruz ve David Moyes örneği birkaç gün sonra gündemden düştüğünde, yıllardır süregelen bu sorunu çözmek için kendimize batırdığımız çuvaldız da, yavaş yavaş acısını artık hissetmediğimiz bir yara gibi alışılmış olacak. Zira bu, 50 yıl içerisinde kendimize batırdığımız belki de binlerce çuvaldızdan biri. Biz aslında güzel insanlarız da, ayinemiz bozuk bizim.

18 Nisan 2013 Perşembe

Katar, Galatasaray'a "ne katar"?

Karikatür: Gökçen Eke

Avrupa'nın bu sezon Galatasaray'a kattığı en önemli şeyin, "marka değeri" olduğundan bahsediliyor. Okuyoruz, duyuyoruz veya gözlemliyoruz bu gelişmeyi. Peki ya, marka değerinden maksadımız nedir? Ve bu marka değeri silsilesinin, bize getirisi nelerdir? Galatasaray'ın değeri, ne katardır?

Galatasaray adına gelecek sezon yeni forma sponsorunun Katar'dan olacağına veya bu sponsorun Arap havayolu şirketi olan Fly Emirates olacağına dair yakın zamanda birçok söylenti ortaya atıldı. Arap iş adamlarının gözünde Galatasaray'ı bu kadar değerli kılan şeyin de, bu sezon Şampiyonlar Ligi'nde sağladığı "marka değeri" unsuru olduğu öne sürüldü. Olaya realist bir şekilde bakarsak, bu kadar para dönen bir oyunda, para harcamayı bu kadar seven sponsor, başım gözüm üstüne gibi gözüküyor. Bu sponsorluk anlaşmalarının Avrupa'da da örnekleri var. Manchester City, Malaga, PSG gibi kulüpler, bu şekilde tarihlerinin en verimli dönemlerini geçiriyorlar. Buraya kadar da bir problem yok. Fakat, tarihten ders almak gerekir bence bu gibi durumlarda. Hani derler ya hep "Osmanlı Devleti'ni yanlış batılılaşma" yıktı diye... Doğrudur, sebeplerden birisi budur. Fakat, "yanlış" kelimesinin altını çizmek lazım orada. Sıkıntılı olan husus batılılaşmak değil, batılılaşmanın yanlış olmasıdır. Galatasaray'ınki de aynı o misal olabilir...

Avrupa'daki kulüplerin aksine, doğrusunu söylemek gerekirse biz kulüplerimize çok daha romantik bakıyoruz. Bu şekilde bakmaya da alışmışız. Üstelik, önümüzde Borussia Dortmund gibi, Bayern Münih gibi kendi yağında kavrulup, Avrupa'nın zirvesine çıkmış kulüpler de var. Şimdi, bu kulüplerin göğsünde "Qatar Airways" yazmıyor diye, bunlar marka değersiz mi? Bana, "Ya şu Borussia Dortmund da, çok sıradan be abi!" diyebilecek bi' babayiğit var mıdır? Elbette hayır.

Galatasaray'ın bu sezon Avrupa'da gerçekten "marka değeri" konusunda harika bir sezon geçirdiğini söyleyebiliriz. Real Madrid galibiyeti, çeyrek final ve Sneijder & Drogba transferleri, 2 sezon önce ligi 8. bitiren bir kulüp için gerçekten inanılmaz seviyeler. Fakat, Galatasaray buraya gelirken, dışarıdan büyük bir para yatırımı almadı. Ünal Aysal, bir kulüp başkanı kadar destek oldu takıma. Ve Galatasaray artık gerçekten bir yol ayrımında ve eğer söylentiler doğruysa, bazı soruları da cevaplaması gerekiyor kulübün: Katar, Galatasaray'a ne katar? Çok para gerçekten çok para mıdır? Biz de artık, herkes gibi miyiz?...

Paranın çoğu iyidir, beylik laflar etmeye gerek yok. Fakat iyi olan her şey gerekli midir, tartışılır. Hep o konuştuğumuz "takım içi dengeler", paranın çoğuyla tuzla buz olabilir. Bunun yanında, bankamatikleşen bir kulübü sevmek caiz midir? Bir Galatasaraylı, çok parayı mı ister, yoksa kendi yağında kavrulmak iyi midir? Hep o "tü, kaka!" dediğimiz para babası kulüplerden birine dönmek, "Oooo Kaka gelmiş be" diyerek, tuzlu transferleri izlemek, gerçekten istenilen midir? Doğru, batılı olmak lazım. Avrupa'yı takip etmek lazım. Ama, asla Avrupa olmamak lazım.

"Futbol borsada değil, arsada güzeldir!" - Metin Kurt

11 Nisan 2013 Perşembe

Dünyanın en iyi öğrencisi: Jose Mourinho


2 kez Şampiyonlar Ligi'ni kazanmış, Portekiz, İngiltere ve İspanya'da şampiyonluklar yaşamış bir teknik direktöre "öğrenci" demek, hiç şüphesiz ilk bakışta ona hakaret, bana da deli dedirtecek kadar kulağa saçma geliyor. Fakat, kimilerine göre dünyanın en iyilerinden biri, kimilerine göre ise dünyanın en iyisi olan 
Jose Mourinho, "dünyanın en iyi öğrencisi" sıfatını sonuna kadar hak ediyor. Peki ya neden?


Jose Mourinho, dünyanın en iyi öğrencisi çünkü...

1) Sahanın daima kulübeye yakın tarafındaydı
Mourinho, teknik direktörlük kariyerinin yanında oldukça vasat bir futbolculuk kariyerine sahip. 7 yıl devam ettiği kariyeri boyunca Portekiz'in dışına dahi çıkmayan Mourinho, sadece 94 maçta forma giymişti. Fakat, bu ona muazzam bir gözlem imkanı sağladı. Çünkü psikolojik olarak futbol oynamak istemeyen bir futbolcudan sahada verim almanız imkansızdır. Mourinho bunun farkındaydı, çünkü bu tezin en gerçekçi örneği oydu. Belki, kariyeri boyunca en profesyonel liglerde, en görkemli şampiyonlukları kazanmadı fakat sahanın yeşil kenarından, kulübeye geçene kadar geçirdiği süre içerisinde, kariyeri boyunca onu özel kılan en önemli değere sahip oldu: iletişim.

2) Harika öğretmenlerle çalışma fırsatı kazandı
















Futbolculuk hayatını noktaladıktan sonra Mourinho'nun kulübeye ilk adımı, tercümanlığını yaptığı Bobby Robson'ın yanında gerçekleşti. Onunla birlikte Portekiz ve İspanya'da çalıştıktan sonra, Barcelona'da Louis van Gaal ile çalışma fırsatına sahip oldu. Mourinho'dan haz etmeyen önemli bir kesim, onun kariyerinin bu yıllarına nazire ederek ona daima "tercüman" yakıştırmasında bulundu ama, Mourinho taktik tahtasına dair öğrendiği en önemli şeyleri, bu adamların yanındayken kazandı. Çünkü Robson ve van Gaal, dönemlerinin çok daha ötesinde bir futbol görüşüne sahipti ve kariyerinin bu yıllarında, tıpkı Abraham Lincoln'ün hayatı boyunca tuttuğu günlük gibi, kariyeri boyunca yaşadığı her şeyi not alacağı dostuyla, -belki de tek dostuyla!- bu yıllarda tanıştı: 
meşhur not defteriyle.


3) Çaylaklık dönemi için harika bir adrese sahipti: Porto
Bobby Robson ile birlikte geçtiği yollardan, bu sefer kendi ayaklarının üzerinde durarak tek tek geçmesi gerekiyordu belki de. Çünkü, başından beri sahip olduğu ideallere yönelik doğru adımları atmanın tek yolu da buydu. Mourinho, bu bağlamda kariyerinin ilk başarılarını tattığı Porto'da, en büyük tecrübelerini edindi. Portekiz futbolu, kanat akınlarına dayalı, açık bir futboldu. Nitekim Porto da, bu oyunu oynuyordu. Fakat, bu oyun Avrupa'da kazanmaya yetmeyecek kadar büyük savunma açıkları veriyordu. Mourinho, kariyerinin ilk sınavını da işte tam bu noktada verdi: Harika savunma, nasıl hücumla aynı anda yapılırdı? Cevap basitti: kontra-atak! 

4) İngiltere'de en önemli dersi öğrendi: "Kendini asla tekrar etme!"
Chelsea'ye geçişi, hiç şüphesiz çok büyük bir sınavdı. Zira Abramovich takıma büyük yatırımlar yapmıştı ve büyük yatırımlar, en çok da antrenörlerin omuzlarında baskı demekti. Peki, bu baskı nasıl aşılabilirdi? Mourinho, kendine has kontra-atak oyununu, kendi yarı alanında topa sahip olarak, oyuna pozisyon anlamında üstünlük sağlayan takımı yaratarak geliştirdi. Chelsea, harika bir hücum takımıyken, aynı zamanda savunmada da dirençliydi. Mourinho'nun İngiltere'deki ilk ve kariyerindeki son hatası, gelen şampiyonlukların ardından kendisine duyduğu öz güven, oyununu sorgulamayacak kadar ileri gitmişti. Öyle ki, Mourinho kusursuz olduğunu düşündüğü oyununu hiç sorgulamadan devam etmeye çalıştı. Sonuç hüsrandı. Ama hiçbir öğrenci, hata yapmadan doğruyu öğrenemezdi.

5) "Tercüman" değil, psikolog
Futbol, dünya üzerinde en fazla değişkene sahip oyundu. Bu noktada, en kusursuz takım, sadece taktik tahtasında sağlanamazdı. Dünyanın en iyi oyuncularına sahip Madrid bile yeniliyorsa, bunun bir sebebi olmalıydı. O da, "sadece futbol bilen, hiçbir şey bilmez" mantığıyla yola çıkarak, bir antrenörden öte, bir psikolog olmanın önemini fark etti. Bu kesinlikle, diğer öğrencilere karşı onu öne geçirecek o eleme sorularından biriydi, Mourinho bu sınavı da başarıyla verdi. Inter'den ayrılırken, Materazzi arkasından göz yaşları döktü, Fatih Terim ile sarılıp öpüşmesi, büyük bir içtenlik örneğiydi,  gol sevincini daima futbolcularıyla yaşadı, her zaman yüksek bir egoya ve aynı zamanda oyun içinde büyük bir tevazuya sahip oldu. Belki de bu yüzden, dışarıdan onu gören herkes şişkin bir egoya sahip olduğunu düşünürken, onunla aynı soyunma odasını paylaşmış tüm futbolcular, ona hayranlık besledi. Çünkü Mourinho, futbol oynamaktan nefret ediyordu ve eğer kendisi gibi hisseden bir futbolcuya sahipse, başarısız olacağını biliyordu. Bu yüzden oyuncularına futbolu öğretmedi, onlara futbolu sevdirdi. 

6) Daima kusursuzu yaratmak için çalıştı, çalışıyor
İletişim kozundan sonra, Mourinho'yu özel kılan en önemli etken, henüz 50 yaşında kazanılabilecek tüm kupaları kazanmasına rağmen, daima daha iyiyi kovalaması, mükemmeli araması. Bu, insanın sahip olduğu egoyu doğru biçimde kullanmasının belki de en önemli örneği. Öyle ki, Mourinho 2. sezonunda Madrid'de rekorlar kıran, kusursuz bir takım yaratmasına karşın, Barcelona'yı yenememeyi daima büyük bir sorun olarak gördü. Ve sonunda, belki de ona bir sezon kaybettirecek olsa da, Barcelona'nın yenilmez gözüken oyununa karşı ezici üstünlük kuran bir taktik yaratmayı başardı. Peki ya, bu taktik neydi?

7) Son olarak: Kusursuzu yenen bir taktik yarattı
Barcelona, inanılmaz pas yüzdesine sahip, yaratıcılığı belki de bilim insanlarıyla kıyaslanabilecek futbolculara sahip. Mourinho, önce onlara karşı açık bir oyun oynamaya çalıştı, sonuç elbette ki hüsrandı, Mourinho 5-0 mağlup olmuştu. Ama insanoğlunun elini attığı her işte bir eksik olduğu gibi, Mourinho rakibinin de eksiğini fark etmişti. Barcelona, hiçbir zaman uzaktan şut denemeye yanaşmadığı için, savunma gücü yüksek ve kapanan takımlara karşı savunma kilidini açmak için bazen 90 dakika çabalıyordu. Bu, Chelsea karşısında elenmelerine neden olacak kadar büyük bir problemdi. Mourinho da, buna göre bir takım yaratmaya çalıştı. Önce, Pepe'yi orta alana çekerek, sert bir orta saha düzeniyle mücadele etmeyi düşündü fakat, bu sadece sertlik olarak kaldı. Daha sonra ise, kusursuz olanı takım savunmasını ileri düzeye taşıyarak yarattı. Tıpkı, Porto'da üstlendiği görev gibi, Mourinho Ronaldo'yu dahi dahil ettiği takım savunmasını o kadar düzenli kurguladı ki, bu sıradan bir takımın açamayacağı kadar sertti. Sıradan olmayan takımların ise büyük zamanını alıyordu. Sonuç olarak Mou, savunmadan atağa rekor kıracak kadar hızlı çıkan bir kontra-atak takımı yaratarak, El Clasico'da üstünlüğü kendi yanına çekti. 

Şimdilik Mourinho'nun Madrid'de kalan tek görevi, Şampiyonlar Ligi gibi gözüküyor. Zaten, onu almadan da ayrılmayacaktır. Ve o yaşadığı sürece, onun yarattığı taktiğin çözülmesi, imkansız gibi duruyor. Çünkü, "dünyanın en iyi öğrencisi" Mourinho, çalışmaya ve öğrenmeye hâlâ devam ediyor. Kimileri ona tercüman, kimileri "seçilmiş adam", kimileri ise bir egomanyak demeyi seçiyor. Ben, Mourinho'yu "dünyanın en iyi öğrencisi" olarak görüyorum. Çalışmaya daima devam eden, daima kazanacak bir şey bulan, azimli bir öğrenci...

8 Nisan 2013 Pazartesi

Liverpool'da sevmek için 5 neden

Birçok romantik hikâye, kendisine mesken olarak hep Paris'i veya Venedik'i seçer. Bugün ben, hâlâ aşkın manasını arayanlara romantiklerle dolu, aşkın diğer yüzündeki bir şehirden bahsedeceğim, Liverpool'dan. Kalbinde Eyfel Kulesi, ortasında da kanolarla gezen çiftler olmayabilir fakat dünya tarihinin en ihtişamlı futbol kulüplerinden birine, en duygusal taraftarına ve The Beatles'a ev sahipliği yapan bir şehir olarak Liverpool, içinde onu sevmeniz için bir çok güzel sebep barındırıyor.


1) Aşkı uzakta aramayın, Anfield'a gidin!
Milyonlarca yıllık dünya tarihindeki hiçbir aşk hikâyesinin içinde "karşılık beklemek" geçmez. Para almadan 40 yıl boyunca her sabah 8'de kalkar mıydınız? Peki ya kalacağınızı bile bile ders dinler miydiniz? Muhtemelen yanıtlarınız hayır olmuştur. İşte bu yüzden ilkinin adı "meslek", ikincisinin adı da "öğrenciliktir". Sonuç itibariyle yaptığınız işi sevebilirsiniz, para aldığınız sürece...

Karşılıksız sevdaların en güzellerinden biri, takıma duyulan sevdadır. Her hafta sonu bir kez görüşmek gibi masumane bir istek dışında, tuttuğunuz takımdan bir beklentiniz olmaz. Şimdi muhtemelen "Karşılık beklenmiyorsa, büyük takım neden tutulur ki?" diye içinizden geçiriyorsunuz. İşte, Liverpool hakkında yazdığım ön sözün sebebi tam olarak buydu. Liverpool, İngiltere tarihinin en çok kupa kazanmış takımı olmasına karşın, son 20 küsür yılda, tek bir İngiltere şampiyonluğuna sahip değil. Ve muhtemelen bugün Anfield'daki birçok taraftar için Liverpool'u "büyük takım" yapan başarılar, babalardan dinleyecek kadar uzak... Fakat buna rağmen, ben 16 senelik hayatımın, yaklaşık 6-7 senesi boyunca Anfield Road'da gözle görülür bir boşluk hiç göremedim. İşte bu noktada bir şehirden beklentiniz aşksa ve sevmeye dair bildikleriniz genellikle futbolla alakalıysa... Aşkı uzakta aramayın, Anfield'a gidin!



2) Bizim çocuklar kimler, kimleri sevmemeliyiz?
Derbisiz futbol şehri olmaz. Zaten herkesi de sevemeyiz. Romantizm de bir yere kadar!

Eğer, derbiden kastınız tarih, kültür, gerçekçi bir sebep ve "bir kupadan fazlasıysa" kesinlikle doğru yerdesiniz. Zira bu şehirde, Manchesterlıları pek sevmezler. Peki ya neden?

Manchester, İngiltere'de gerçekleşen Sanayi Devrimi'nde bacası tüten ilk şehirdi. Üstelik, dönemin ekonomik yükünü çeken ticaret şekli tarımın yanında kesinlikle denizcilikti ve Manchester, hâl-i hazırda harika bir limana sahipti. Fakat, Liverpool Manchester'ın planlarını bozmakta gecikmedi. Liverpool Limanı'nın yapılmasının ardından hinterlandı -ticari etki alanı- daha geniş olan Liverpool Limanı, İngiltere'nin dış ticaretinde çok daha fazla söz sahibi oldu. Üstüne üstlük Liverpool, birçok ülkeden göç alarak büyük bir sosyokültürel merkez hâline geldi. Öyle ki, şehirde yaşayan insanlara "Scouser" denmeye başladı ve bir dönem kendi sözlüklerini kullanacak kadar ileriye gittiler! Manchester United ise liman hamlesine çok daha farklı bir şekilde cevap verdi. Liverpool'da dönemin futbol kulübü olan Everton'a karşılık, İtalyan bir göçmenin önderliğinde Manchester'da Manchester United kuruldu! (O dönem adı Newton Heath'ti) Böylece derbinin tohumları atılmış oldu. Liverpool'da, beraberliği geri getirecek golü attı: Dönemin Everton başkanı, kulübün arsalarına sahipti. O arsalar üzerinde, farklı bir takım kurmak istedi. Manchesterlılar'la baş etmek, gücünü kanıtlamak niyetindeydi. Kaldı ki, dönemin modası da futboldu. O da, Liverpool Football Club'ı kurdu!

Everton ve Liverpool, daima "ebedi dost, ezeli rakip" olarak, sahalarda görmek istediğimiz biçimde payidar kaldı. Manchester ve Liverpool ise, bir asırlık bir mücadelenin baş aktörü oldu.

3) Devre arasında Beatles çalan kulüp, sokaklarında Beatles saklı şehir...
Müzik evrenseldir ve belirli kriterlere uydurarak bir müzik zevki yaratamazsınız. Bu yüzden, dinlediğiniz her şeyi sevmeniz de pek mümkün değildir. Tabi eğer Beatles dinlemiyorsanız...

Birçok otoriteye -ve bana göre- tarihin en önemli müzik gruplarından biri olan Beatles'ın evi, Liverpool'dur. Gruba dair hikâyelerin birçoğu burada geçer. Grubun şarkılarının bir çoğuna -Örneğin Penny Lane- Liverpool'un şehir hayatı ve olağanlıkları konu olmuştur. Bu yüzden şehirdeki bir çok pub'ta, Beatles'ın izlerine rastlayabilirsiniz. Bu kadar yoğun bir sosyokültürel kargaşa içerisinde huzur, belki de John Lennon'ın Imagine'inde gizlidir. Belki de Liverpool Futbol Kulübü'nü bu kadar sevilesi yapan, "And I Love Her'ün" satırlarında saklıdır.

Buraya gelmeden dinlediğiniz müzik ne olursa olsun, en azından haftada bir kez Liverpool maçlarının devre arasında Beatles dinleyerek bu şehirde güzel müziği bulabilirsiniz.

4) Venedik'te kanoya binmeyiverin, Merseyside Nehri ne güne duruyor?
Nehri olmayan aşk şehri mi olurmuş?! Bir yerde taş sektirmeniz gerekiyor elbette. Üstelik gerçekçi olalım, haftada bir sevgilinizle Anfield'a giderek, aşkı pek de güzel yaşayamayabilirsiniz

Ucu Liverpool'a ve Manchester'a dokunan bu nehre birçok anlam yüklenebilir elbette. Derbi günlerinde nehri yakmak, Everton maçlarında nehri mavi ve kırmızıya boyamak isteyebilirsiniz. Fakat bir değişiklik yapmak istiyorsanız şayet, bu kadar aşktan söz etmişken, nehre karşı simit-çay yapıp -Türk her yerde Türk tabii- Beatles dinleyerek kendi sosyokültürel çatışmanızı yaratıp, güzel vakit geçirebilirsiniz.

5) Son olarak... Gerrard gibi bağlanın, Carra gibi sevin, Beatles gibi hissedin!
Eğer yolunuz bu şehre düşerse Romeo ve Juliet'i dinlemeyeceksiniz belki ama, eğer şansınız varsa ve acele ederseniz hayatının büyük bir bölümünü bu şehre adamış Carragher'ın, Anfield'a vedasını izleyerek "karşılıksız nasıl sevebileceğinizi" veyahut nasıl bir aşk hikâyesiyle karşı karşıya olduğunuzun farkına varabilirsiniz.

Steven Gerrard gibi bağlanın. Çünkü, gerçek aşkı para satın alamıyorsa şayet, nedenini işte bu adamla öğrenebilirsiniz. "E, sonuçta kulüpten para alıyor!" diyebilirsiniz. Haklısınız, sonuçta bir futbolcu. Fakat, Real Madrid'de, şehrin yarısını satın alabilecek bir paraya oynamayı reddettiğinin altını çizmek gerek. E, boşuna aşk karşılıksız demedik ya!

Beatles gibi hissedin. Harika satırları müzikle buluşturmak zorunda değilsiniz. Fakat, yılın büyük bölümünü yağmurlu ve soğuk İngiltere mevsimi altında geçiren bu şehir için, size eşlik eden birçok hikâyeyle birlikte, hissetmek konusunda çok da sıkıntı yaşamayacaksınız.

Soracak olursanız, ben Liverpool'a hiç gitmedim... "E, nereden biliyorsun?" diyeceksiniz. Anlatayım...

Çok okuyan değil, çok gezen bilirmiş. Yani, benim bu yazdıklarıma ek, daha birçok şey yaşayabileceğiniz bir şehir düşünün. Okuyun, fotoğraflarına bakın, hiç olmuyorsa iç sahadaki maçları izleyin. Hillsborough faciasının ardından şehrin nasıl kenetlendiğini, başarısızlıkla dolu yıllara rağmen, şehrin nasıl sahiplendiğini hiç olmadı, bu kötü iklime rağmen bunca insanın buraya nasıl tahammül ettiğini bir düşünün. 2005'te, dibimizde tarih yazanların hikâyesini, onlardan dinleyin. Ya da bırakın, Beatles anlatsın...



"In Penny Lane there is a barber showing photographs

Of every head he's had the pleasure to know
And all the people that come and go
Stop and say hello

On the corner is a banker with a motorcar
The little children laugh at him behind his back
And the banker never wears a mack
In the pouring rain, very strange

Penny Lane is in my ears and in my eyes
There beneath the blue suburban skies
I sit, and meanwhile back

In Penny Lane there is a fireman with an hourglass
And in his pocket is a portrait of the queen
He likes to keep his fire engine clean
It's a clean machine

Penny Lane is in my ears and in my eyes
A four of fish and finger pies
In summer, meanwhile back

Behind the shelter in the middle of a roundabout
The pretty nurse is selling poppies from a tray
And though she feels as if she's in a play
She is anyway

In Penny Lane the barber shaves another customer
We see the banker sitting waiting for a trim
And then the fireman rushes in
From the pouring rain, very strange

Penny lane is in my ears and in my eyes
There beneath the blue suburban skies
I sit, and meanwhile back
Penny lane is in my ears and in my eyes
There beneath the blue suburban skies
Penny Lane"